<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-1269267340034267573</id><updated>2011-08-31T09:16:29.403-07:00</updated><title type='text'>les pays</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://lespays.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1269267340034267573/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lespays.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Ayşegül Yarpuzlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13013720820540650753</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_gldEIxpaN6s/Syobw1kiNqI/AAAAAAAAAAM/LWaQEPQKNe4/S220/IMG00056-20091210-1454.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>12</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1269267340034267573.post-9084433210762354938</id><published>2010-05-03T23:45:00.000-07:00</published><updated>2010-05-03T23:47:59.224-07:00</updated><title type='text'>United States of Europe- By Guy Verhofstadt ; Translation: Hakan Hüsnü Erzurumlu</title><content type='html'>« Un jour viendra où il n'y aura plus d'autres champs de bataille que les marchés s'ouvrant au commerce et les esprits s'ouvrant aux idées (...) Un jour viendra où l'on verra ces deux groupes immenses, les Etats-Unis d'Amérique, les Etats-Unis d'Europe placés en face l'un de l'autre, se tendant la main par-dessus les mers »&lt;br /&gt;Victor Hugo&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;« We must re-create the European Family in a regional structure called, it may be, the United States of Europe. If at first all the States of Europe are not willing or able to join the Union, we must nevertheless proceed to assemble and combine those who will and those who can. The salvation of the common people of every race and of every land from war or servitude must be established on solid foundations and must be guarded by the readiness of all men and women to die rather than submit to tyranny. Therefore I say to you: let Europe arise! ”&lt;br /&gt;Winston Churchill&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Nos pays sont devenus trop petits pour le monde actuel, à l’échelle des moyens techniques modernes, à la mesure de l’Amérique et de la Russie aujourd’hui, de la Chine et de l’Inde demain. L’unité des peuples européens réunis dans les Etats-Unis d’Europe est le moyen de relever leur niveau de vie et de maintenir la paix. Elle est le grand espoir et la chance de notre époque. Nous aussi, nous allons vers notre but, les Etats-Unis d’Europe, dans une course sans retour."&lt;br /&gt;Jean Monnet&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önsöz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih, yirmi yıl önce yön değiştirmeye başladı. Sovyetler Birliğinin çöküşü ile birlikte, iki bloktan oluşan soğuk savaş dünyası son buldu. İlk dönemlerde, özellikle siyasi ve askeri alanda, sadece Amerika Birleşik Devletleri dünya lideri olarak ayakta kalmayı başarmışdı. 1990 yılı ve sonrasında, tek kutuplu bir dünya içerisinde yaşıyorduk. Ve Amerika süper güç olarak frenlenemiyor izlenimi veriyordu. Artık  bu süreçde bugün son buldu. Son on yıl içerisinde, yeni süper güçler dünya arenasında kendilerine yer edinmeye başladılar. Merkez ve Doğu-Avrupa ülkelerinin üyelikleri ile güçlenen Avrupa Birliği, 2007 Lizbon antlaşması ile dünyanın potansiyel en güçlü birliği olmak için dürtülendi. Ve bugünlerde yeniden çok kutuplu bir dünya içerisinde yaşamaya başladık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle ekonomik alanda yeni rakipler Doğuda bastırmaya başlamışdı. Japonya’dan sonra büyüyen dev olarak, Çin ve Hindistan, ve sonradan Brazilya ve Rusya, görülmemiş bir değişim yaşıyorlardı. Bir kaç yıl içerisinde Asya, tek başına, dünya ekonomi yörüngesini değiştirmeyi başarabilmişdi. Bu değişim ve oluşumlar önümüzdeki yıllarda daha da güçlenecektir. Güney-doğu Asyanın bazı bölgeleri, ekonomik olarak, Avrupa ile kıyasla 10 kez daha hızlı gelişebiliyor. Bu yeni ekonomik güçlerin, aniden, elbise ve benzin istasyonlarındaki yakıt fiyatlarımızı belirleyebilmeleri çoğumuzu korkutabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, 2008 yılı Amerika finans krizinin dünyayı kasırmasına kadar devam etti. 1930’lu yılların  Büyük Depresyonundan sonra yaşadığımız en büyük krizin sonuçlarını daha henüz atlattık diyemeyiz. Hükümetlerin finansal müdahaleleri ile, en iyi ihtimalde, yeni bir depresyonu durdurabildik. Ama bu hükümet müdahaleleri devlet bütçelerine çok ağır bir yük getirdi.  Ve  global ekonomik büyümenin tekrarlanması ile ilgili yapılan tahminlerin temkinli olmasına yol açtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki buçuk milyar insanı barındıran Çin, Hindistan ve Japonya üçlüsünün ekonomik büyümeleri, doğal olarak siyasi güç alanınada yansıyacaktır. Yakında, dünyanın, ABD, Çin, Hindistan ve Japonya ile birlikte dört büyük güçden ibaret olacağına kesin gözle bakılmalı. Eger Avrupa Birliği tarihi oyunculuğunu yeniden ele alabilirse bu belki beş olabilir. Veya yedi, Brezilya ve Rusyayı da ekleyecek olursak. Bu, o zaman beş yıl öncekine kıyasla bambaşka bir G7 olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupanın artık hangi rolü üstleneceği ana soru olarak sorgulanmakta? 192 bağımsız devletin yer aldığı bugünkü dünyamızda Avrupa birleşmesi, bir zamanlar, çok umut verici bir projeydi. Bugünlerde ise Avrupa Birliği maalesef siyasi bölünmüşlük ve ekonomik çöküş içerisine girdi. Irak savaşi gibi önemli konularda, Birlik, maaleef tek bir ses ile ortak bir görüş benimseyemedi. 2008-2009 dünya ekonomik krizini kendi içerisinde çözümleyemiyecek derecede zayıf kalan Birliğin ekonomik durumu da iyiye doğru gitmiyor. Uzun bir süre sonra, ilk kez, Avrupa Birliği üye ülkeleri içerisinde, milli refleksler yeniden yükselmeye başladı. Kendi banka ve şirketlerinin kurtarılması sanki ilk sırada yer almalıymiş gibi bir tavir sergilemeye başladıler, ve, sonradan, Birlik içerisinde bir tek kurtarma projesi yerine 27 ayrı proje ile karşılaştık. Bu kadar dağınık bir görüntüyü birlik uzun suredir yaşamamıştı. Gelişmemiz globalleşmenin etkileri altında eziliyor, ve Birlik, bölünmüşlük içerisinde bu zorluğa karşı çok hantal davranmakta. İşte bu nedenden dolayı vatandaşların çoğu Avrupa konusunda haklı olarak tereddütlü davraniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer Avrupa dünya çapında kendisine önemli bir yer edinmek istiyorsa ve kendi topraklarında, kuruluşundan bu yana yaşadığı en ağır finansal ve ekonomik krize yenik düsmek istemiyorsa, buna hazırlıklı olarak çok daha güçlü entegre olmalı. Sadece gerçekçi ve güçlü bir “Avrupa Birleşik Devletleri” bu zorluklara cevap verebilir, ve vatandaşların asıl beklentilerini yerine getirebilir. Artık Birliğe yeni yollar göstermeliyiz. Avrupa oynamayı bırakmalı ve üye ülkelerin kendi başına yapabilecekleri işleri kendilerine birakmali. Ayni anda, Avrupa, ciddiyetle, asıl amaçlarının peşinde koşmalı ve kendisini büyük görevlere adamalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa Birleşik Devletlerinin ilk ödevi, Avrupa’yı zor durumda bırakan iki sosyal-ekonomik soruna (globalleşme ve yaşlılık) ortak bir strateji üretmekdir. Globalleşme dışarıdan, yaşlılık ise içeriden Avrupa toplum modelini zorluyor. Bu iki oluşuma cevap üretebilmesi, yavaş büyüyen ekonomiye ve yüksek işsizlik sorununa melhem olur. Ortak stratejinin ana temeli yakınsamadır, minimumlar ve limitler belirlemekdir, sosyal koruma ve maliyedir. Üye ülkeler bunlara göre kendilerini geliştirebilirlerse Avrupa ekonomisi  “sosyal dumping” durumuna düşmeden, yeniden rekabet edebilir seviyeye gelebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa Birleşik Devletleri, ayrıca, araştırma, geliştirme ve Trans-Avrupa Ağları konusunda çok çaba sarfetmeli. Verilen söz ve niyetlerin aksine, Avrupa içerisinde Araştırma ve Geliştirmeye yeterince önem verilmemekte. 2010 yılı içerisinde ArGe için öngördügümüz GSYIH’mizin yüzde üçünü yakalıyamıyacağız. Bu konuda Amerika ve Japonya ile aramızdaki uçurum çok fazla derin. Aynı anda, bir tek Avrupa adalet ve güvenlik bölgesinin kurulması da zorunluklarımız arasında. Bununla, en azından, işlenilen suçlara karşı en iyi şekilde cevap verebiliriz. Ve, Avrupa, son olarak, ortak bir ordu kurmalı ve tek bir vücut halinde ortak dışişleri siyaseti yürütebilmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa bu konuların her birinde ortak adımlar atarak, dünya’da söz sahibi ülkeler arasına girebilir. Mantıklı olarak bu adımlar Birliğe üye ülkelerin tamamı ile ortaklaşa atılmalı. Şayet, bu gerçekleşemez ise, buna Avro-bölgesi ülkeleri öncülük yapar ve kısa süre sonra da Avro-bölgesine üye olacak ülkeler hareket için davet edilir. Bu düşünceden yola çıkarsak, Avrupa iki konsantrik daireden oluşur: birincisi: “Avrupa Birleşik Devletleri” olarak Avro-bölgesi eksenli siyasi bir çekirdek ve ikincisi: birinci daireyi çevreleyen “Avrupa Devletleri Organizasyonu” konfederasyonu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyasi çekirdek şüphesiz herhangi bir geniş ortaklık çalişmasına karşı olmamalı. Her üye ülke, eski veya yeni, arzuladığı takdirde birleşebimeli. Aranacak tek şart, küresel siyasi projeye koşulsuz ortak çalışma isteği olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Avrupa Birleşik Devletleri” fikri, eski kıta olarak adlandırılan Avrupa için tek çözüm yoludur. Diğer kıtalar bizleri hızla geçerken, hangi yolun seçileceği konusunda birbirlerimizle tartışmamız veya yarışmamız anlamsız kalıyor. Açık ve net bir seçim yapmalıyız: ya birşey değiştirmeden, kenardan, olup bitenleri izleyeceğiz, ya da reformlar gerçekleştirerek dünya çapinda oyuna dahil olacağız. Gelin birlikte Avrupa Birleşik Devletlerini seçelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa krizde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa kriz içerisinde. Birliğin oluşum projesi sorgulanıyor. Ve bu geçici bir fırtınaya benzemiyor. Halbuki, Avrupanın birleşmesi yıllardır büyük bir ideal olarak düşleri süslüyordu. Bu projenin yürürlüğe girmesiyle eski kıta Avrupada asırlardır durmak bilmeyen iç savaşlar son bulmaya başladı. İki büyük dünya savaşları harabeleri üzerine sürdürülebilir demokrasi, yüksek refah ve güçlü sosyal koruma mekanizmalari kuruldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransa, Almanya, İtalya, Hollanda, Belçıka ve Luxemburg, 1957 yılında Roma antlaşmasını imzalarken, topluca bunları amaçlıyorlardı. Barışı korumaya ve refah’ı temin etmeye hazır, birbirine bağlı bir topluluk ve Birlik kurmak en önemli motivasyonlarıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başlangıçta Avrupa Birliği projesi çok cazibeliydi. Avrupanın her köşesinden, toplumlar, Birliğe üye olmak için koşuşturuyorlardı. Başta, askeri diktatörlük altında olan Yunanlar, İspanyollar ve Portekizliler, demokrasi yolunda, Avrupa Birliği projesi ile güç kazandılar ve sonunda diktatörlüklere sırt çevirebildiler. Ve, Demir Perde arkasında yaşayan kardeş topluluklarımızı unutmamalıyız 1945 yılından 1989 yılına kadar, bir totaliter rejimin boyunduruğu altında kaldılar, demokratik Avrupa’dan kesildiler. Varşova, Prag, Budapeşte ve onlarca Merkez- ve Doğu Avrupa kentlerinde derin izleri bıraktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Berlin duvarının düşmesi ile birlikte Sovyetler Birliğinin çözülmesi, birleşik Avrupa rüyasını daha da güçlendirdi. 1989 yılında, kimse, unutulmuş Doğu-Avrupa halklarının Avrupa ailesine katılmasından şüphe etmiyordu. Ve, 15 yıl sonra, 1 mayıs 2004 tarihinde bu gerçekleşti. Sekiz eski Doğu blok ülkesi ile birlikte Kıbrıs ve Malta, Avrupa Birliğine üye oldular. Üç yıl sonra Bulgaristan ve Romanya, 26’ı ve 27’inci üye ülkeler olarak Birlige katıldılar. Bugünlerdede Avrupa Birliğine üye olabilmek hala cazibesini korumakta. Kapısında bekleyenler var. AB, bir tek kurşun bile atılmadan oluşabilen tek Birlik. Bu, Avrupa içinde eskiden beri en barışçıl ve açik bir oluşum projesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bir yıl sonra, 2005 ilkbaharında, genişlemiş Avrupa yapılanması için hazırlanan anayasal antlaşma, Fransa ve Hollanda referandumlarında reddedildi. Bu olaydan sonra diğer üye ülkelerde antlaşmanın kabul ve onaylama sürecini dondurup süresiz ertelediler. Avrupa anayasasının Yunan kalendesine gönderilmesinden korkuluyordu, çünkü, temmuz 2005’de, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği maliyesinin geleceği konusunda anlaşma sağlayamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve, sanki aniden Avrupa projesi coşkusu tamamen suya düşer gibi olduydu. Kayıtsızlık ve korku, coşkunun yerini almaya başladı. Vatandaş, işini “Polonyalı tesisatçıya” kaybetmekten korkuyor. Güney-Doğu Asya ekonomilerinin veya Çin tekstilinin bizim şirketler ile ölümüne rekabet edeceğinden. Ve ayrıca, genişlemiş Avrupa’da organize suç işlenmesinin önüne geçilemiyeceğinden korkuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransa ve Hollanda referandumları analizlerinde, genellikle, yaşlıların Avrupa projesini destekledikleri göze çarptı. Bu şaşılacak bir durum değildir, çünkü bu insanlar en son Avrupa savaşlarına şahitlik yaptılar. Ve dünya tarihinde bir ilk olan Avrupa birleşmesi projesinin buna son verdiğinin farkına vardılar. Hiçbir zaman bu kadar çok ülke, barış ve refah için kendi egemenliklerinin bir bölümünü gönüllü olarak ödün vermemişlerdiler. Ve hiçbir zaman bu kadar barış ve refah’ı karşılık olarak almadılar. Bugüne dek bu büyüklükte bir uluslararası ortak çalışma kısa bir süre içerisinde bu kadar başarılı olamamışdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençler, ise, büyük savaşlara şahitlik yapan büyüklerinin aksine bu konu hakkında daha az iknalı gözüküyorlar. Birinci ve ikinci dünya savaşı dehşetleri kendileri için sadece tarih kıtapları içerisindeki resimlerden ibaret. Avrupa Birliği gençler için idealizmden uzak, günlük gerçeklerden ibaret, artık hayatlarının bir parçası oldu. Avrupa’da geziyor, Avrupa yüksek okulları ve üniversitelerinde okuyorlar. Birkaç dil konuşuyorlar. Avrupanın geleceğini, ilerisini düşünmüyorlar. Düşündükleri zaman “Brüksel’i” anlaşılmaz uzlaşmalara eşdeğer, her konuda tavır alan Olimpus dağı, Kafka’nın “Kalesi”, veya aşırı pahalı bürokratlar labirenti olarak görüyorlar. Kısacası, Avrupa genç nesile ilham veremiyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bu çok doğru bir tespit. Coşku ve arzulu olmak için insanlara seçenekler sunulmalı. Ve Avrupa bunları gençlere maalesef yeterince sunamıyor. Sınırların silindiği ortak pazar’da yaşıyor olabiliriz. Bir tek para birimimiz olarak Avro’yu yürürlüğe koyduk, evet. Her biri büyük, özellikle ekonomik başarılar, ama siyasi konularda henüz gerekli kararları alamadık. Avrupanın siyasi yönergesi hala açıklık kazanamadı.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında yeterince adımlar atılmadı diyemeyiz. Sonuncusu, on yıl önce, Avrupa liderlerinin Fransa sahil kenti Nice’de yaptıklari bildiri ile atıldı. Bildiride Avrupa Birliğinin yeni yol güzergahı belirleniyordu. Bu yol güzergahı Avrupa toplumu ve insanlarının beklentilerine cevap niteliği taşıyordu. Bir yıl sonra, Laken’de bildiri için tartışmalara başlandı. Üye ülke hükümetleri ve meclislerinin temsilcileri yanında, Avrupa kurumları temsilcilerinin de yer aldığı bir Avrupa Konvensiyonu kuruldu. Konvensiyon içerisindeki çalışmalarda bir anayasa taslağı öne sürüldü. Bu taslak içeriğinde Birliğe yeni görevler ve yeni araçlar sunulması öneriliyordu. Amacı ise globalleşen dünya içerisinde Birliğin öncü bir rol üstlenebilmesiydi. Her zaman olduğu gibi, dönemin yirmi beş Avrupa hükümet ve devlet başkanlari, sonuç olarak yasa taslağının zayıflatılmış bir versiyonunu 29 ekim 2004 tarihinde Roma’da kabul ettiler. Vatandaşlar ( kesinlikle Fransa ve Hollanda’dakiler ) bunu, ters tepkileri ile, hazmetmediklerini belirtti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonradan, 2005-2007 yılları arasında, Avrupa derin bir çukura girmiş oldu. Bu 2007 yılında, 27 hükümet ve devlet adamının Lizbon’da yeni bir Avrupa antlaşmasını imzalamaları ile değişmeye başladı. Aslında, çoğu kabullenmeler ve uzlaşmalar içermesine rağmen, antlaşma, reform antlaşması adı altında tanımlanıyordu. Yinede, referandumlarda reddedilen anayasal antlasmanın özünü, içeriğinde tutuyordu. Ve bu Birliğin 2007 yılında derin bir nefes almasına yeterliydi. Lizbon antlaşması gerçek reformlar içeriyordu. Özellikle de Avrupa kurumları hakkında. Avrupa Komisyonu, Avrupa Meclisi ve Avrupa Konseyinin çalişmalarını birbirlerine ayarlıyordu. Bu kurumlara daha çok yetki vermek, özellikle Avrupa Meclisinin durumunu üye ülkeler kıyasla daha da güçlendirerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maalesef, anında, Lizbon antlaşmasının onayı konusunda üye ülkeler kendi aralarında yeni bir çatışma ile karşı karşıya gelmişdiler. Böylece 2008-2009 yılları arasında, iki yıl süre ile, isteksiz üye ülkeri ikna etmek ve pürüzleri bertaraf etmek için değişik çabalar sarfedildi. Ve, sonunda, 1 aralık 2009 tarihinden itibaren, Lizbon antlaşması yürürlüğe girebilmiş oldu. 2008 ve 2009 yılları içerisinde Avrupa Birliğinin ortaklaşa tavırla karşılık veremediği finansal ve ekonomik krizin, dünyayı kasırmasıyla birlikte, antlaşma beklenen dikkatleri üzerine çekemedi. Birliğin tek bir cumhurbaşkanı yerine, üç cumhurbaşkanı ile çalışması, Avrupa devlet ve hükümet başkanları Konseyi başkanı, Komisyon başkanı, Meclis başkanı ve bunun dışında altı aylık değişimli dönem başkanlığından söz edilmeden bahsedersek Birliğin beklenen siyasi güçlenmesinden fazla birşey kalmadığının farkına varabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son on yıl içerisinde Birliğin çalışma şeklinde fazla bir değişiklik yapılmadı. Birliğin ciddi derecede büyümesi, 2003 yılında 15 üyeyken, dört yıl sonra 27 üye’ye genişlemesi, Birliğin yapısal çerçeve içerisine alınmadı. İtiraf etmeliyim, 2005 yılı, Fransa ve Hollanda referandumları yeni bir krizi ortaya çıkarmadılar. Referandumların reddedilişi, uzun süredir Avrupa toplumunun yer altında yaşayan huzursuzluğunu gün ışığına çıkardı. Bunun nasıl oluştuğunu kendimize sorabilmeliyiz. Cevabını öğrenmeliyiz. Nasıl devam etmemiz gerektiğini araştırmalıyız. Avrupanın artık bir yol kavsağında oldugunu inkar edemeyiz. Seçenekler arasından kolay kararımızı vermeliyiz. Bizler Avrupanın bir serbest ticaret bölgesi olarak buruşturulmasına göz mü yumacağız? Üye ülkeleri böylece küreselleşmeye en güzel cevabı verebilmek ve kendilerinde bunu hissetmek için birbirleri ile kıyasıya rekabet altında mı yaşatacağız? Yoksa, bizler, Avrupa ipini yeniden göğüsleyecekmiyiz? Daha sıkı siyasi bir Avrupa oluşturmak ve dünyada yeniden yer edinmek için gerekli çalışmalarla Avrupa ekonomisini modernize edip toplumumuz içerisinde yaşayan korkulara cevap mı üreteceğiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası, Avrupa projesini genç Avrupa nesli için nasıl çekici yapabiliriz?  Ve bununla insanlarımızın günlük sorunlarına nasıl cevap verebilir? İşte bu soruları elinizdeki manifesto konu alıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ters sinyaller&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1992 yılından bu yana, senede iki defa Avrupa toplumu arasında ayrıntılı anket yapılıyor. Bu Avrupa barometresi ile vatandaşlara, Avrupa kurumlarına olan güvenleri veya AB ile ABD ilişkileri gibi değişik konularda sorular yöneltiliyor. Ve ayrica Avrupanın uzun vadede nereye doğru gitmesi gerektiği ölçülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa barometre’de, son on yıl içerisinde Avrupa toplumunun büyük bir çoğunluğu Avrupa’nın yol güzergahı konusunda göze çarpan ortak bir görüş sundular. İnsanlar daha az Avrupa yerine değişik Avrupa istiyorlar. Avrupalıların dörtte üçü ortak bir savunma politikası arzuluyor. Üçde ikisi ise ortak dış politika istiyor. Ve çoğu Avrupa vatandaşları Avrupa projesinin bazı alanlarda daha hızlı hareket etmesi gerektiği kanısına varıyorlar. Yirmibeş üye ülkenin sadece yedisinde vatandaşlar Avrupanın yeterince hızlı entegre olduğunu düşünüyor. Ve daha fazlası, her iki vatandaş’dan biri Avrupa’nın bir kaç yıl içerisinde kendi günlük hayatında önemli yer edineceğinden emin. Sadece, yedi vatandaş’dan biri bu konu hakkında üzgün olduğunu belirtmiş, yavaş ve az işlemesi gerektiğini belirtmiş. Ayrıca, Avrupalılarin büyük bir çoğunluğu Avrupanın siyasi birliğe doğru gelişmesini istemekte. Aynı büyük çoğunluk Avro’nun tüm Avrupa ülkelerinde yürürlükte olmasını istiyor. Sadece Danimarka, Yunanistan, İsveç, Malta ve Birlesik Britanya halkı arasında bu konuda çoğunluk yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa barometresi, ayrıca, Avrupa birleşmesinin bazı belirsizlikleri de doğurduğunu ortaya çıkarıyor. Avrupalıların dörtte üç’ü, iş yerlerinin üretim maliyeti düşük diğer üye ülkeler’e taşınacağindan endişeli. Üçde ikisi uyuşturucu trafiğinin artacağından ve organize suçların çoğalacağından endişe duyuyor. Ve aynı oranda vatandaş kendi ülkesinin Avrupa Birliğine, gün geçtikce, daha fazla maddi imkanlar sunduğundan ve ödediğinden yakınıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa anayasasının çok önemli döneminde, dönemin yirmibeş ülkesinde, yirmibeşbin vatandaş üç kez arka arkaya ( hazıran 2003, ocak 2004 ve kasım 2004) yeni Avrupa anayasası için Avrobarometre kamuoyu yoklamasına tabi tutuldu. Çoğunluk, sonuç olarak, anayasanın gerekliliği, Avrupa Birliği Dışişleri Bakanı oluşturulması, Avrupa Cumhurbaşkanı seçimi ve Avrupa Parlementosunun daha fazla yetkilendirilmesi konusunda hemfikirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında, bu verilerden yola çıkarsak, Avrupa Birliği vatandaşlarının yol seçimi isteği konusunda fazla anlaşmazlık olmamalı. Avrupa vatandaşları Avrupanın daha fazla entegre olmasını ve daha çok sorumluluk almasını istemekte. Kısacası, kesinlikle Avrupanın küçülmesinden taraf değiller. Ama yinede referandumlarda çıkan sonuç bu verilerin aksine sonuçlandı. Bu neden kaynaklanıyor? Bunun nedenleri nelerdir? Yoksa Avrobarometresimi yanlış? Tabii ki her kamuoyu yoklamasında hata payı vardır, ama Avrobarometre araştırmalarında senelerdir sabit olarak öne çıkan büyük çoğunluk, nedenlerin başka yerlerde araştırılmasını zorluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden bu kadar çok vatandaş “hayır” oyu kullandı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;François Mitterand bir dönem referandumlar konusunda - toplum, referandumlarda hiç bir zaman asıl sorulara cevap vermez - diye bir açıklama yapmışdı. Çoğu siyasetci ve siyaset gözlemcisi bu nedenden dolayı referandum taraftarı değiller. Bu görüşler Avrupa anayasası için de kesinlikle ayni yönde birleşiyor. Bu denli bir anayasayı sokakdaki vatandaşın anlamasının güç olduğunu savunuyorlar. Ve anlamaktan ziyade, okumazlar diyorlar. Vatandaş, içinde bulunduğu duruma ve mutluluk hissine göre kararını verirmiş, hatta, hava durumu bile sandıktan çıkacak sonucu etkileyebilirmiş, diyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayır” oyunu buna bağlamak çok kolay olur, evet, referandumların sadece ve sadece asıl soruları konu almadığı doğrudur. Ve, ayrıca uzlaşma konusunun ne kadar zor olması, çıkacak “evet” cevabının zorluğuna da denkdir. Bu aslında demokrasinin asıl çekirdeği değilmi? Eğer insanlar, sunulan anayasanın kendi beklentilerine cevap vermediği kanaatinde birleşebiliyorlarsa ortada gerçekten büyük bir sorun var demekdir. Önergenin insanların sorunlarına cevap üreteceğini siyasiler ikna edemezlerse aralarında büyük bir uçurum var demekdir. Referandum imkanı sunulduğunda vatandaş çoğu zaman bazı konulardaki hoşnutsuzluğunu duyurmak için bunu kullanabilir. Böylece referandumlar beklenmeyen sonuçlar doğurabilir ve siyasetçileri görüşleri konusunda sapmalara zorlayabilir. Aslında, bu referandumların iyi yönü diyebiliriz. Hollanda ve Fransa’da öne çıkan bu net ve açık “hayır” sonucu, bizleri Avrupa kazançları ile ilgili yeni analizler yapmaya zorlamakda. Ve bunlardan yola çıkarak yeni tarif ve konseptler hazırlamalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama, öncelikle doğru analizler yapmamız gerekir. 2005 yılında onlarca analiz yapıldı. Bunlar çoğunlukla ulusal ve ülke içi güdümlere bağlandı. Görünüşe göre çoğu vatandaş Avrupa anayasası referandumunu yürütülen ulusal siyasete karşı bir araç olarak kullandı. Aslında toplumdaki küçük bir azınlığın bu denli anayasaya sırt çevirmesi, kaybetmek ve kazanmak arasındaki farkı belirlemiş oldu. Avrupa bu konu ile ilgili Tabiiki birşey yapamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenden dolayı çıkan “hayır” oyları başka nedenlere bağlamalıyız. Bunları kabaca “korku ve şüpheye”, iki ana duyguya bağlayabiliriz. Yer değiştirme ve küreselleşme gelişmelerine karşı hissedilen korku ve aynı zamanda Avrupanın bunlara karşı verebileceği cevaba şüphe ile bakılması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk önce korkuyu ele alalım. İnsanlar iş ve refahlarını kaybetmekten korkuyorlar. Ekonomik devrimler döneminde yaşıyoruz. İnternet ve e-mail gibi yeni iletişim araçları ile ülke sınırları sanallaşmış durumda. Küreselleşme yeni pazarların açılmasını sağladı ve ürünleri büyük bir hızla bizlere ulaştırdı. Bu küreselleşmenin olumlu yanı. Ucuz iş gücü ve çok düşük sosyal sigorta haklarını içinde barındıran yeni ekonomilerin bizim şirketler ile ölesiye rekabet etmeleri, ve daha fazlası, bizim şirketleri yer değiştirmeye zorlamaları korkutmaya başladı. Elimizdeki sayılar insanlarımıza hak vermekte. 1992 ve 2002 yılı arası Avro bölgesi büyüme ortalaması yüzde 2’yi geçemezken ABD’de bu rakam yüzde 3’den fazlaydı. Ve Avro bölgesindeki iş gücü büyümesi ortalama yüzde 6,5 iken, ABD’de bu yüzde 17’ydi. Çin ile aramizdaki fark daha da büyük, ve bu fark gelecekte azalmıyacak, aksine daha da büyüyecek. Kısacası, insanlar, küreselleşmenin dünyayı hızla değiştirdiğini ve kaybedenler kampı ile kazananlar kampı oluşmaya başladığını hissediyorlar. Ve Avrupa vatandaşı kendisini yenilenler kampında görmekten, küreselleşmenin ilk kurbanı olmaktan korkuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu birinci korkuya bir ikincisi eklendi, sosyal çöküntü korkusu veya en azından, güçlü sosyal sistemimizin daha fazla korunamaması, ayakda tutulamaması hissi. Toplumun yaşlanması buna neden olarak bağlanıyor. Ayrıca, Avrupa da sorumlu olarak nasibini almakda. İnsanların gözünde Avrupa sadece pazarların açılması ile uğraşan bir kurum olarak gözüküyor ve sosyal modelimizi korumadığını düşünüyorlar. İnsanlar emekli maaşlarının ödenemeyeceğinden ve işsizlik paralarının düşmesinden, ve bu yüzden aç kalmaktan, fakirlikten korkuyorlar. Ayrıca pahalılaşacak sağlık hizmetlerinden yararlanamıyacaklarından ve uzun bekleme listelerine girmekten korkuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son Avrupa genişlemeleri ile birlikte insanlarda iş ve güçlü sosyal koruma sistemini kaybetme korkusu daha da güçlendi. Sovyetler Birliğinin çöküşünden sonra Avrupa vatandaşları artık Avrupanın bölünmüşlüğüne son verilmesini istiyorlardi. Hepsi Doğu Avrupa ülkeleri ve toplumlarını Birleşik Avrupa içerisinde görmek istiyorlardı. Ama bu misafirperverlik doğudan gelebilecek işçilerden dolayı hızla korkuya dönüşdü. Ve buna başka bir korku daha eklendi: eğer Avrupa rekabet gücünü korumak istiyorsa, Doğu Avrupanın sosyal standartlarını yükseltmek yerine, kendi standartlarını aşağı çekme gereği korkusu. Bir önceki genişlemedede bu korku vardı. Yunanistan, İspanya ve Portekiz, Birliğe üye oldukları dönemlerde, kahinler, “eski Avrupayı bu ülkelerden gelecek ucuz iş güçlerinin istila edeceğini” söylüyorlardı. Bu istilanin gerçekleşmemesinin yanında, kamuoyu çoğunluğu bu ülkeleri yabancı veya büyük tehdit olarak görmedi. Bu ülkeler sonradan popüler tatil yerleri oldular ve insanlarımız emekli olduktan sonra buralara yerleşmeye başladılar. İskandinav ülkeleri ve Büyük Britanya, üye olduklarında insanlarımızda bu denli korku yokdu. Bu ülkelerdeki yaşam standardları üye ülkelerinkinin aynısıydı. Son 10 yeni ülkede ise durum başkaydı. Bu ülkelerde hayat standardları çok düşük ve kendilerini iyi tanımıyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birliğin genişlemesi ile birlikte ortaya çıkan iş ve sosyal hakları kaybetme korkusunun yanında bir de Avrupa toplumunın büyük çoğunluğu kendi kimliğini kaybetme korkusu ile yaşamaya başladı. Bu hiç şüphesiz küreselleşme ve Avrupa kurumları içerisinde alınan bazı gereksiz kararların sonucudur. Aşırı derecede kurallar ortaya koyarak derin kültür, örf ve adetlere dokunuldu. Bu konuda Fransız peyniri veya diğer yiyecek maddeleri hazırlanışı için çikarilan direktifleri örnek olarak gösterebiliriz. Bunlar bir bir büyük tepkilere yol açtı ve gereksiz yere kimlik kaybı korkusuna neden oldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve son olarak, vatandaş, organize suçların artmasından korkmaya başladı. Son 15 yıl içerisinde insanlar, oturdukları bölge ve semtlerin, git gide güvensizleşmesine şahit oldular. Güvensizliğin nedeni çoğunlukla Doğu-Avrupa kökenlilerin oluşturduğu göçebe suç şebekelerine bağlandı. İyi çalişan polis kurumları, ve üye ülkeler arası sıkı ortak çalışmalar çoğu suç çetelerin yakalanmasına ve çökertilmesine yardımcı oldu. Çetelerin oluşum ve çoğalmasını insanlar sınırların kalkmasına bağladı. Avrupa içi ve dışındaki farklı farklı terör saldırıları, ve Theo Van Gogh gibi insanlara işlenen cinayetler, yabancılara karşı olan korkuları daha da güçlendirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu korkuları ve bu korkuların en büyüğü olan kimlik kaybı korkusunu, Avrupa Konseyinin Türkiye ile başlattıgı katılım müzakere görüşmeleri, daha da güçlendirdi. Avrupa toplumu, eski komünist ülkelerin üyeliğini henüz sindirmemişlerdi ki, Türkiyenin adaylığı ile karşı karşıya geldiler. Doğu blok ülkelerinin Avrupa ailesi içerisinde yer almalarından Avrupa vatandaslari şüphe etmiyor, kabülü yönünde büyük çoğunluk evet diyordu, ama Türkiye konusunda ise buna kıyasla henüz bir konsensus bulmak çok zor gözüküyor. Türkiye ile ilgili kararın ve zamanlamanın arkasındayım. Ama itiraf etmeliyim: yeni anayasanın onaylama çalışmaları ile birlikte Türkiyenin üye ülke olarak kabul edilişi vatandaşlara çok ağır geldi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu korkuları ve bu korkuların en büyüğü olan kimlik kaybı korkusunu, Avrupa Konseyinin Türkiye ile aralık 2004’de başlattığı ve ekim 2005’de başlatılan katılım müzakereleri görüşmeleri, daha da güçlendirdi. Avrupa toplumu, eski komünist ülkelerin üyeliğini henüz sindirmemişlerdi ki, Türkiyenin adaylığı ile karşı karşıya geldiler. Doğu blok ülkelerinin Avrupa ailesi içerisinde yer almalarından Avrupa vatandasları şüphe etmiyor, kabülü yönünde büyük çoğunluk evet diyordu, ama Türkiye konusunda ise buna kıyasla henüz bir konsensus bulmak çok zor gözüküyor. Türkiye ile ilgili kararın ve zamanlamanın arkasındayım. Ama itiraf etmeliyim: 2004-2005 anayasa antlaşması onaylama çalışmaları ile birlikte Türkiyenin üye ülke olarak kabul edilişinin aynı döneme rastlaması vatandaşlara çok ağır geldi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de durum bir kaç yıl sonra, Lizbon antlaşması onaylama sürecinin, 2007-2009 yılında yaşananan finans ve ekonomi krizi ile aynı tarihlere rastlaması daha da kötüydü. Lizbon antlaşması, 2004 anayasal antlaşmaya göre 2009 yılında başarıyla tamamlandı diyebiliriz. Ama, Avrupanın, finans ve ekonomi ateşinin söndürülebilmesi için güçsüz kalması, Avrupa içerisindeki düşünceleri hoşnut edemedi. Finans ve ekonomi kasırgalarıyla daha da ürkmüş olan Avrupalılar fazla beklentiler içerisine girmekten kaçındılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu korkular güçlü bir siyasetin gerekliliğini ortaya koyuyor. Ama vatandaş Avrupa Birliğinin bu güçlü siyaseti yürütebileceğinden ve altından kalkabileceğinden şüpheli. Dolayısıyla, anayasanın bu şekli ile, sorulara, şüphelere ve belirsizliklere cevap veremediğini Fransa ve Hollanda seçmeninin çoğunluğu ortaya koymuş oldu. “Hayır” oy’u kullanan çoğunluk Avrupanın gerçekci ve güçlü hareket edebilmesi için yeterince yetki ve kurumlara sahip olmadığı düşüncesinde. Eğer Avrupa Birliği verimli siyaset yapamıyorsa devlet bütçelerinden Avrupa Birliğine o zaman neden bu kadar maddi olanak sağlanıyor? Üye ülkelerin Avrupa Birliğine yaptıkları katkı, Avrupa GSYI’sinin sadece kırkda biri. Bu, ulusal ve egemen üye ülkelerin devlet olanaklarına kıyasla, 40 kez daha az. Karşılığında yeterince sonuç alamadıkları için vatandaşlar bu cüzi rakamın aşırı olduğunu savunuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa vatandaşı, Avrupa entegrasyon sürecinin devam etmesini ne kadar çok istesede, asıl arzusu, son yıllarda ortaya çıkan onca endişelere cevap verebilecek, verimli ve güçlü bir Avrupanın artık çalışmalara başlaması. İşte Vatandaş, Avrupanın buna cevap verebileceğinden şüpheli. Her geçen gün genişleyen, ama asıl sorunlara cevap üretemeyen Birliğe o zaman neden daha fazla yetki ve olanak verilsin, diye vatandaş haklı olarak sormaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası, vatandaş, sınırlarını açan veya bol bol kağıt üreten bir Avrupa yerine, güçlü, verimli, yani başka bir Avrupa istiyor. Bundan dolayı artık bunlar için maddi katkıda bulunmaya karşı. Vatandaş, küreselleşmeye karşı toplu ekonomik ve sosyal stratejiler ile cevap verebilen ve bunun yanında güçlü bir dış siyaset ile birlikte inandırıcı güvenlik ve savunma politikasi üretebilen bir Avrupa için katkıda bulunmaya razı. Başka bir değim ile, Avrupa vatandaşı, yeniden hareket eden ve ilham veren bir Avrupa projesi istemekte. İşte Avrupa bunun için durmadan ertelediği açık ve net seçimini yapmak zorunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;La Haye’den Brüksel’e&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupayı siyasi bir birliğe dönüştürmek rüya’dan ileri gidemedi. Avrupa birleşmesi, ilk adımlarından bu güne, hep bu rüyanın peşinden koşdu. İkinci dünya savaşı sırası ve sonrasında Birleşmiş Avrupa düşüncesi her konuda öne sürüldüydü. 1946 yılında Churchill “Avrupa Birleşik Devletleri oluşumuna ihtiyacımız var” demişdi. 1948 yılında gerçekleşen La Haye kongresinde yetkililerin çoğu siyasi Avrupa için görüş bildirdi. Ama bazı ulusal devletler bu projenin gelişmesine engel oldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç yıl sonra Fransa, Almanya, İtalya, Hollanda, Belçıka ve Luxemburg daha güçlü ekonomik ortak çalışım için ilk adımlarını AKÇT ile attılar (Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu). Bundan üç yıl sonra, 1954 yılında yine aynı altı ülke bu sefer Avrupa Savunma Topluluğu ve bir Siyasi Birlik kurmaya çalıştılar. Öneri’de iki odalı sistem öngörülüyordu, biri orantılı olarak doğrudan seçilmiş milletvekilleri, diğeri ise ulusal meclis milletvekilllerinden oluşacakdı. Öngörüde bir dış siyasetin ve üye ülkelerin askerlerinden oluşacak bir Avrupa ordusunun kurulması planlanıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altı ülkenin beşi tarafından onaylanan Avrupa Savunma Topluluğu, Charles De Gaulle etkisi ile Fransa Assemblée’si tarafından reddedildi. Buna mütekabil olarak, Avrupa düşüncesine yeni güdüler vermeyi amaçlıyarak, Avrupa birleşmesinin öncü düşünürlerinden, Jean Monnet “Comité d’action pour les Etats-Unis d’Europe” ’u kurdu. Bu gibi girişimlerden bir müddet sonra, dönemin Belçika Dışisleri Bakanı Paul-Henri Spaak, arkadaşlarını, Messina ve Brüksel’e çağirarak Avrupa ekonomi entegrasyonunu daha da ileriye götürme çabalarında bulundu. Ve 1957 yılında altı kurucu üye Roma Antlaşmasını imzaladı. En önemli amacı, malların, kişilerin, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımının sağlanması olan AET, Avrupa Ekonomik Topluluğu, böylece kurulmuş oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomik Topluluğun yanında, güçlü bir siyaset topluluğunun kurulması için de sonradan defalarca çabalar sarfedildi: 1961 yılındaki Fouchet planı, 1975 yılındaki Tindemans raporu, 1984 yılındaki Spinelli raporu. Bütün bu planlar heyecanla karşılandı, ama her zamanki gibi yine araya bir ülke girerek bunların kabul edilmesine yanaşmadı. Bu zorluklardan sonra çalışmalar tamamen suya düsdü diyemeyiz, az da olsa bazı adimlar atılabildi, mesela 1979 yılında Avrupa Meclisinin ilk kez doğrudan seçilmesi gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama en önemli ilerleme ekonomik birlik alanında kaydedildi. Bu Jacques Delors’ın kazancıdır. 1986 yılında, kendisinin Beyaz Kitab’ı baz alınarak Avrupa tek Senedi kabul edildi ve böylelikle malların, kişilerin, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımı pratikte de sağlanmış oldu. Ve sonradan 1992 Maastricht Antlaşmasının alınmasına, dolaylı olarak Avrupa Birliği Ekonomik ve Parasal Birliği yapılanmasına ve Avro’nun girişine neden oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maastricht Antlaşması, Avrupa liderlerine yönelik uyarıcı top atışlarının başlangıcı oldu diyebiliriz. Danimarka toplumu anlaşmaya karşı çıktı. Fransa’da ise antlaşma kıl payı referandumdan geçti. 2001 yılında Irlanda Nice Antlaşmasını reddetti. Ve Isveç 2003 yılı referandumu ile Avronun yürürlüğe girmesine karşı çikti. Danimarka ve Irlanda için sonradan bir kaç düzeltmeler yapılarak ikinci bir referandumla antlaşma kabul edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupanın yapılanmasına karşı muhalefet doksanlı yıllarda opt-out ve opt-in‘lerle azımsanmayacak derecede teşvik edildi. Opt-out ve Opt-in’ler, Avrupa Birliği üyesi ülkelere, Avrupa antlaşmaları konusunda verilen istisnalardır. Bunlarla bazı konularda, üye ülkeler Birliğe üye kalabiliyor, ama yürütülen politikalarda tamamen veya geçici olarak çekimser kalabiliyorlar. Bu istisnaların dışında Margaret Thatcher’ın tarihi ‘I want my money back’ sözü ile 1984 yılında, Britanyalılara Avrupa için yaptıkları maddi katkılarına indirim verildi. Maastricht antlaşmasından itibaren Avrupa için izlenilecek yol ile ilgili öne çıkan tartışmalar bu gibi istisnai durumlar ile “çözüldü”. Bu yöntemle üye ülkelerin bazıları Schengen’e üye olmadılar. Veya Avro para birimine geçmediler. Ve sosyal konularda da çoğu üye ülkelere istisnalar tanındı, mesela, Büyük Britanya 1989 yılında Sosyal Şart’a katılmadı.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece bir kaç hıza tabi bir Birlik kurulmuş oldu, buna “à la carte” Avrupa da diyebiliriz. Bu tür istisnai ortaklıklar başlangıçda iyi niyetli olabilirler, ama bunlar Avrupanın imajını zedelemektedirler. Sanki üye ülkelerin aynı yöne odaklanmaları gereksizmiş gibi bir intibar ortaya çıkarıyorlar. Aslında bu çalışma şekli Avrupanın ortak çalışma düşüncesini inkar etmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maastricht antlaşmasından sonra büyük bir atılımın gerçekleşememesi aslında sürpriz olmamalı. Amsterdam antlaşmasının Avrupa dışişleri politikasi konusunda açılım yapması olumlu oldu, ama ilk Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Javier Solana’nın yetkileri çok zayıfdı. Üç yıl sonraki Nice Antlaşmasında Avrupa güvenlik ve savunma politikasi yapılandı, evet, ama bu sadece kağıt üzerinde bazı askeri kapasitelerin sıralamasından ileri gitmedi. son yıllarda Avrupa Birliği tarafından yapılan operasyonların azlığı bu konuda daha çok çalişmamız gerektiğini gözönüne koyuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı Nice Antlaşmasında dört gün, gece gündüz, oy ve sandalyeler konusunda Konsey ve Meclisde tartışmalar yaşandı. Bunun böyle devam edemiyeceği konusunda görüşler birleşmeye başladı ve ortamın yumuşatılması için Antlaşmanın yanında “Avrupanın geleceği” konulu bir “açıklama” kabul edildi. Herkes artık Avrupa Birliğinin yeni ve büyük adımlarla ileriye doğru yol alması gerektiği bilincine varmışdı, aksi takdirde, Birliğin iç hesaplaşmalar ve kabile savaşları yüzünden dağılacağı korkusu ortalığı sarmaya başlamışdı. Yeniden sözde bir Hükümetlerarası Konferansın toplanması gereksiz gözüküyordu. Yirmi beş hükümet liderini biraraya toplamak ve bundan bir atılımın çıkmasını beklemek hala çok zor gözüküyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenden dolayı Belçıkanın Laken beldesinde düzenlenen Avrupa Konseyinde yeni ve sınırları aşan bir yöntem kabul edildi : “European Convention”.  Valéry Giscard d’Estaing başkanlığında Avrupa için bir anayasa taslağı hazırlandı. Taslağın hazırlanışında toplantıya katılan yüz’den fazla yetkili, yirmibeş üye ülkenin hükümet ve meclislerini temsil ediyordu, Avrupa Meclisi ve Komisyonu da bu toplantıya dahildi. Toplantı senelerdir ortalıklarda dolaşan tabuları yıkmayı başardı. Bu tabular arasında “Anayasal Antlaşma” sözcüğünün yürürlüğe girmesi, “Avrupa Dışişleri Bakanı” oluşumu ve “kurumlar içerisinde kalifiye çoğunluk ile alınan kararlar” konuları vardı.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bu fazla birşey değiştirmedi, Konvensiyonda alınan çoğu kararlar, sonradan, Hükümetlerarası Konferanslarda yürürlükten kaldırıldı veya silindi. Anayasa, hükümet liderleri tarafından yoğrulup, değiştirildi, o kadar ki asıl içerik ve amaçları yeniden seyretilmeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa: yabancı ve sevilmemiş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her halükarda Avrupa anayasası akıllardan çıkmadı. Artık yeni heveslere cevap verebilecek, tutarlı ve kapsamlı, siyasi projeye dönüşebilecek yeni bir Avrupa Birliğine ihtiyaç var. Herkes bugünkü Avrupa Birliğinin soru ve sorunlara cevap veremediğinden emin. Bu günümüzdeki oluşumlara karşı hoşnutsuz bir tutum sergiliyor. Aşağılanarak “Brüksel”, adını alan Avrupa, aslında normal insanın ideallerinden çok uzak. Sokakdaki vatandaş için Avrupa iş ve suç gibi asıl sorunlar yerine gereksiz konularla (kafeslerin ölçümü, reçellerin içeriği, …) uğraşıyor. Aslında Birlik bir Avrupa şehrinden fazla memur çalıştırmıyor, ama yinede dışa yönelik aşırı teknokrat ve bürokratik imaj sergilemekte. Ve bunun yanında, sanki aşırı para harcıyormuş gibi insanlara kötü izlenim bırakıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupanın bu izlenimi kıskanılacak bir durum değil. Seneler boyunca Avrupa ulusal siyasetçiler tarafından kullanıldı, popüler olmayan kararlarda Avrupa korkuluk olarak gösterildi. Kazançları ve iyi sonuçları hep kendi ulusal kazançlar olarak gösterildi. Ve hiçbir siyasetci bazı kötü gidişlerde Avrupa’ya arka çıkmak istemedi. Misal olarak Avrupa Birliğinin en büyük kazancı Avro’nun girişi konusuna bakalım. Yürürlüğe girdikten beş yıl sonra bunun sadece eksik yanlarına bakmaya başladılar. Fiyat artışlarının sorumlusu olarak hep Avro gösterildi. Bu yanlış! Avro bölgesindeki ticaretci ve işadamlari bunun asıl nedeni. Tüketiciler yeni para birimine alışamadan fiyatlari yükseltmeye başladılar. Ve ulusal siyasetçiler buna malesef dur diyemedi. Ayni siyasetçiler yine ortak ekonomik siyaset uygulamasında ihmalkar davrandı. Bugün sadece bunun acı tadı akıllarda kaldı, ve hatta bazı toplumlarda açıkca Avro’nun ortadan kaldırılması yönünde sesler yükselmeye başladı. Gördüğünüz gibi, en başarılı entegrasyon aracı bile isteksizlik yüzünden ateş altına alınabilmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve buna ek olarak hiç kimse Avrupa’daki değişimleri iyi anlatmak için çaba sarfetmedi. Avrupa kurumları bunu yapmadı veya yetersiz yapti. Ulusal liderler de aynı yaklaşımı sergiledi. Bazı siyasetçileri için Avrupa kendi ulusal başarısızlıklarını gizleyen bir örtüydü. İstedikleri kadar Avrupayı hırpalayabiliyorlardı, çünkü Avrupa karşılık veremiyordu. Böylelikle ulusal siyasetçilerin yardımlarından uzak, beceriksiz ve kötü bir Avrupa imaji ortaya atılmaya başladı. Kendini anlatmakta, yaptıklarının altını çizmekte ve maalesef kendini korumakda bile aciz bir Avrupa. Avrupa toplantıları artık ulusal siyasetçiler için puan toplama arenası olmaya başladı. Yinede arada bir Avrupa leyhine yapılan, ikna edici müdahaleler duyabiliyoruz.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En büyük (geçici) çöküş, Fransa ve Hollanda toplumları tarafından anayasal antlaşmanın 2004 yılında reddedilişi ile, haziran 2005 de, Avrupa Birliği Konseyinde yaşandı. Orada, durumun yatışması gözetlenerek, bir müddet için karar vermeme kararı alındı. Bir yıl sonra, 2006 yılında bu süre bir yıl daha uzatıldı. Ve bu aralarda 2009 Avrupa Meclisi seçimlerinden önce yeni bir antlaşma için umutlar çogalmışdı. Bu dönem Avrupa anayasasının onaylanması konusunda üye ülkeler zorlanmadı, serbest bırakıldı. Ve Birliğin finansmanı konusunda 2005 yılında da kararlar alınamadı. Tek alınan karar ise Avrupa Birliğinin gelecekteki oluşumunu belirliyecek yolun seçimi için artık zamanın geldiği…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2007 baharına doğru, Roma, Brüksel ve Berlinde imzalanan Roma antlaşmasının ellinci yıldönümünde, yirmi yedi üye ülke, 2009 Avrupa meclisi seçimlerinden önce, Birliğe yeni bir ortak temel sunmak için bir açıklama yaptılar.  Bu açıklama ile, anayasal antlaşma adını almıyacak reform antlaşması, yeni ve zorlu tartışmaların başlangıcı oldu. Bu tartışmalar, 2007 yılı sonuna doğru, Portekiz dönem başkanlığında, 13 aralık 2007 tarihinde, 27 devlet ve hükümet başkanları tarafından imzalanan Lizbon antlaşmasına neden oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lizbon, Avrupanın, 2004 yılından beri yerinde sayma ve ilerleyememe korkusunu, yok edemedi. Finans ve Ekonomi krizinin ağırlığı ile birlikte zor geçen onaylama prosedürü, 2007-2009 yıllarının, beklenenin aksine, çok daha da ağır geçmesine neden oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı ülkeler, İstikrar ve Büyüme Paktı durumunda, kendilerini, ulusal içgüdülerle yönelttikleri, ve alınan ortak kararları uygulamadıkları gibi, Birliğin yavaş yavaş çözülmesi de artık imkansız değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serbest Ticaret Bölgesi mi Siyasi Avrupamı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa aşağı yukarı iki model üzerine yapılandı diyebiliriz. Birincisi Charles de Gaulle’un belirlediği gibi “Europe des Etats”. Ulusal çıkarları gözetleyen bir hükümetlerarası model. İkinci ise Federal Avrupa veya Topluluk modeli. Bu son yaklaşım Birliğin sadece ülkelerden oluşmadığının altını çiziyor. Ülkelerin yanında vatandaşlardanda oluştuğu ve toplumun genelinin çıkarlarını gözetlediği belirtiliyor. Kuruluşundan bu yana Birlik bu ikilemin arasında hep sıkışıp durdu. Aslında bu federalist ve Hükümetlerarası yaklaşımcılar arasındaki temel bir anlasmazlikdan kaynaklanmakda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı ikilemi ekonomi siyasetinde de görebiliyoruz. İki ülke grubunun bakış açısı sadece ekonomi politikasında, veya Avrupa sosyal modeli konusunda değişmiyor, Avrupa entegrasyonu konusunda da görüş ayrılıkları var. Bir grup Birliği özellikle serbest ticaret bölgesi olarak görüyor, diğeri ise Avrupayı gerçekci bir politika birliği olarak yapılandırmaya çalışıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki grubu statik bir veri olarak kabul etmek yanlış olur. Ülkeler bazen senelerin verdiği değişimlerle bir kamptan diğer kampa kayabılıyor. Son dönemlerde bazı ülkelerin federalist yapı düşüncesinden Hükümetlerarası yapı düşüncesine kaydığına şahit olduk. Ve son oniki üye ülke (2004 yılından itibaren) çoğunluğunun Hükümetlerarası sisteme yakın olduğu biliniyor. Bu gelişme önemli sonuçlar doğurabilir. Federalist yapıya yakın olan grupla birlikte Avrupa entegrasyonunda önemli adımlar atılabildi, bugünlerde ise tam tersi düşünce ile Avrupa felç durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa antlaşmaları ile, 2004-2005 yıllarında reddedilen antlaşmadan  2007-2009 yılındaki Lizbon antlaşmasına kadar giden yol bunun açık kanıtı olmalı.&lt;br /&gt;Avrupa entegrasyonu ve önemli araçlarının temel ve amaçları konusunda 27 üyeli bir Avrupa Birliğinde konsensus kararı bulmak oldukca zorlaştı. Federalist ve hükümetlerarası yapılar taraftarı ülkelerin arasındaki uçurumun kapanamıyacağı gözüküyor. Yinede Birlikte uzlaşıcı kararlar alınabiliyor, ama bu kararlar açık çözümlere yol açmıyor, toplumlar bu gibi çalışmalardan dolayı hayranlık yerine kızgınlıklarını ortaya koyabiliyorlar ve hoşnutsuzluklarını zamanı geldiğinde belirtmekten çekinmiyorlar. Fransa referandumunda hayır kampının bir bölümü anayasanın yetersizliği konusunda birleşti, diğer bölümü ise anayasanın çok fazla ileri gittiğini düşündü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası, artık bir karar vermemiz lazım. Seçimimiz normal  bir serbest ticaret bölgesi yönündemi olacak, yoksa gerçekci bir siyasi Avrupa yönündemi? Ve Hükümetlerarası bır yapılanmamı yoksa toplumsal bir yapılanmamı ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih bu konuda açık ve net bir görüş ortaya koyuyor. Avrupanın geleceği aslında toplumsal veya federal yapıya dayalı bir Siyasi Avrupanın oluşmasında. Evet, ağır bir konu olduğu açık, ama bu gelişme inkar edilemez, buna yönelik yavaş ilerleme kaydetsek de yolumuz buraya doğru gidiyor. Birleşik Pazar bölgesini kurduk, sınırları kaldırdık, Avrupa Merkez Bankamız var, ve Avrupa para birimini yürürlüğe koyduk. Amsterdam antlaşmasından itibaren Yüksek Temsilcilikle birlikte ortak dış politika konusunda çalışmalar yürütüyoruz. Schengen ve Europol yapılarımız var. Avrupanın siyasi Birliğe doğru yol aldığından artık şüphe edemeyiz. Birlik, Avrupa anayasası ile ülkelerin özerkliklerini ve yetkilerini kabul ediyor, ve görevlendirildiği ve yetkilendirildiği konularda kendi, özerk kararlarını alabiliyor. Siyasi Avrupa yapısına giden yol, kösteklenmek yerine yeniden teşvik edilmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika Birleşik Devletleri tecrübesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa birleşme oluşumu benzersiz olabilir, evet, ama Kuzey Amerika’da 18. yüzyıl’ın sonunda aynı tartışmalar ve görüş ayrılıkları yaşandı. Amerika Birleşik Devletlerinin Kurucu ülkeleri federal yapı altınde birleştiler ve yetkilerini bu yapıya devrettiler. Federal Amerika, Atlantik Okyanusundan Büyük Okyanus’a kadar genişledi. Ortadaki paralellik çarpıcı, üye ülkeler yetkilerini Avrupa Birliğine devrederken Birlik Atlantik Okyanusundan Ural Bölgesine doğru genişliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika Federal anayasası, Philadelphia’da, Anayasa Konvansiyonunca 17 eylül 1787 tarihinde Kabul edildi. Herhangi bir millete ait en eski federal anayasa olması ve 1787 tarihinden bu güne dek fazla değişiklik yaşamamasına rağmen bu anayasa kolay oluşmamışdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1776 yılında, Amerikan devriminden hemen sonra, eski Britanya sömürgesi olan onüç yeni bağimsiz devlet, resmi olmayan ortak çalışmalarını resmileştirdiler. Bağımsızlık mücadelelerinde hazırladıkları “Konfederasyon Maddeleri” ile bir birlik kurdular. “Maddeler”, “Amerika Birleşik Devletlerini” hükümetsiz bir yapı ile oluşturuyordu ve  onüç ülkenin her biri, birer oyla Kontinental Kongre yapısı içerisinde söz sahibi oluyordu.  Birliğin yapısı görüldüğü gibi çok zayıfdı. Her ülke “Maddeler” ‘in öngördüğü şekilde, kendi hürriyet ve bağımsızlığının tehlike altında olması durumunda, kolayca konfederasyonu terk edebiliyordu. Ve bu “Maddeler”, üyeler arası konsensus alınmadan değiştirilemiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Maddeler’in” ilk senelerinde, Birliği güçlendirmek için, defalarca çabalar sarfedildi. Çünkü, dış ticaretin vergilendirilmesi ve yasalaştırılması konusunda devletler arasında tartışmalar yaşanmışdı. Bu çabalar konsensus alınamamasından dolayı başarısızlıklarla sonuçlandı. Hatta bazı önemli değişiklik önerileri bile bir tek ülkenin muhalefeti ile reddedildi. Bu James Madeson öncülüğündeki “federalistler” ‘in çok zoruna gitmişdi. Sonradan federalistler, Kongreyi “Maddeler’i” düzeltmek için ikna edip bir Konvansiyon’un toplanmasına öncü olabildilar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1787 yılında, Philadelphia Konvansiyonu toplandığında Federalistlerin daha da ileri gitmek istedikleri çok çabuk anlaşılmaya başlamışdı. Yepyeni bir anayasa tasarlıyarak Birliğe daha fazla güç ve yetki vermek istediler. Philadelphia Anayasası sadece yedi maddeden ibaretti. Bir tek madde, Madde VII, oluşumlar için çok önemliydi. Madde VII, “Konfederasyon Maddeleri” içeriğinin aksine, yani, oybirliği kararı yerine onüç”e karşı dokuz oy ile anayasanın kabul edilebilmesini ve böylelikle yürürlüğe girmesini yeterli görüyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar “Antifederalist” grupların hoşnutsuzluğu altında gerçekleşdi. Anayasaya karşı olmaları için onlarca nedenleri vardi. En önemlisi güçlü ve merkezi bir hükümet korkusu (neden olarak Britanya “ tiran’ı ” veya zaliminden sonra başka bir zalim’e boyun eğmemeleri gerektiğini öne sürüyorlardı), ve Bill of Rights eksikliğiydi ( bu onaylama prosedüründe düzeltildi). Ulusal devletlerin güç kaybı düşüncesi de korkularının başka bir nedeniydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Philadelphia anayasası hazırlık döneminde yapılan tartışmalar önemli konu ve sorular eşliğinde yapıldı. Devlet, temsili demokrasimi yoksa doğrudan demokrasi şeklinde mi yönetilmeliydi? Federal Meclis, nüfus sayısına göre orantılı olarakmı milletvekillerini belirlemeliydi, yoksa üye devletlerin temsilcileri tarafındanmı donatılmalıydı. Cumhurbaşkanının gücü ne kadar büyük olmalıydı? Kendisine işleri aksatmıyacak ve yürütebilecek derecede güç verilmeliydi, otoriter olmasına mani olunmalıydi. Güçler ayrılığı olmalımıydı? Yoksa karışık bir hükümet daha mantıklımıydı? Federal kurumlar devletlerin kararlarını geri çevirebilirmiydi yoksa bu imkansızmıydı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu sorular medya içerisinde ve üye devletlerde büyük tartışmalara neden oldu. Philadelphia’da alınan karar açıkca federal sistem yönündeydi. Yeni anayasa cumhurbaşkanı öncülüğünde güçler ayrılığını öngörüyordu. Bunun yanında iki odalı federal yasama sistemi, biri orantılı oluşmuş “House of Representatives”, diğeri, devletleri temsil eden “Senato”. Ve ayrıca son olarak kişi ve devletleri federal yapıdan koruyacak federal bir mahkemenin kurulması&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve sıra artık Amerika vatandaşlarını anayasa konusunda ikna etmeye gelmişdi. Bu Antifederalistlerin gücünden dolayı kolay olmadı. Federalistlerin en önemli argümanı, onüç eski-sömürgenin bir komuta altında kurtuluş savaşını kazanmalarıydı. Vatandaşların bunun farkında olmaları bunu güçlendirmişdi. Eğer devletler tek başına savaşmış olsalardı bu savaşı kazanamıyacaklardı, bunu anlamışlardı.  Bağımsızlık savaşının başkomutanı George Washington bundan dolayı hem Philadelphia Konvensiyonunun başkanıydı hemde ilk “federal” cumhurbaşkanı olarak seçilen şahsiyetti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelişmenin selameti için bundan daha önemlisi onaylanma sürecinde onüç devletin dokuzunun anayasayı kabul etme olayıydı. Beş federal düşünceye yakın devlet onaylamayı anında yaptılar. Anayasanın yanında hak ve hürriyetlerin sayıldığı Bill of Rights’ın kabul edilmesinden, ve Federalistlerin bu ulusal uzlaşmasından sonra, Massachusetts olumlu oy kullandı. Ve Massachusetts’den sonra üç devlet anayasayı onayladı. Böylelikle onüç ülkenin dokuzu anayasayı kabul etmiş oldu. Diğer devletler ya katılacak ya da bunun dışında kalacaklardı. Madison ve Washington’un devleti Virginia’da Antifederalistler azımsanmıyacak derecede güçlüydüler, ama komşu ülkeler Birliğe dahil olurken kendilerinin siyasi, coğrafi ve ekonomik olarak Birliğin dışında kalmaları mantıksız olacağını farketmişlerdi. Yinede oylamada yetmiş dokuz’a karşı seksendokuz evet reyi çıkmışdı. Ve sonucunda Birliğe karşı çıkan ve haydut ülke ismini alan Rhode Island bile ikinci bir oylamadan sonra 1790 yılında Birliğe dahil oldu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonra Antifederalistler ve “Konfederasyon Maddeleri” ortalıkdan hemen kaybolmadılar. 1776 yılından 1861 yılına kadar, bir asır boyunca, Amerika Birleşik Devletleri, çoğu alanda, bir konfederasyon olarak yönetildi. Devletler, federal hükümetten daha fazla ağırlıklarını koyoyorlardı. Bu dönem içerisinde federal hükümet çok zayıfdı, federal hükümette fazla bakanlık da yokdu, cumhurbaşkanı kabinesiz çalisiyordu. Ondokuzuncu asrın en büyük federal yapısı sadece posta kurumundan ibaretti&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuruluşundan birbuçuk asır sonra ABD, ismine layık, kalıcı bir ordu kurabildi. Otuziki milyon insanın yaşadığı 1861 yılına kadar Amerika federal ordusu hiç bir zaman onbeşbin askeri geçmemişdi. 1802 yılında West Point’ta kurulan prestijli Askeri akademide ise cumhurbaşkanı emrinde tamı tamına, silah altında sadece 3350 asker vardı. Savaş dönemlerinde Amerika Birleşik Devletleri iki defa hiç yok’dan çok büyük ordu kurabildi (1864 yılında üç milyon asker, 1918 yılında dört milyon asker). Ama her savaş sonrasında ordu feshedildiydi. Bu 1941 yılına dek böyle devam etti. Bağımsızlığından bir buçuk asır sonra, Amerika Birleşik Devletleri, üçüncü askeri seferberlikle birlikte, artık kalıcı ve büyük bir ordu muhafaza etmeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1861-1865 yılları arasında yaşanan iç savaş, Federal Amerika için dönüm noktası oldu. Bu iç savaş aslında 1777 yılındakı “Articles of Confederation” sorununun devamıydı, çünkü güney devletler federal anayasayı içlerine sindirememişlerdi. “Articles of Confederation” baz alınarak otuz ülkenin onbiri 1861 yılında “Confederated States of America’yi ” kurarak Birliğe sırt çevirdiler. İç savaş’dan sonra gerçekci bir federal hükümet kurulmaya başladı. Uzak Batının bağlanması, demir yollarının gelişmesi ve ağır endüstrinin gelişi ( iş dünyası için bağımsız ve tek devletler küçükdü ) bu oluşumda anayasa kadar önemliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya ekonomi krizinin yaşandığı 1929 yılında, Amerika GSYIH’sının sadece yüzde 1’i federal hükümete ayrılmışdı. Bunu Avrupa Birliğinin 2005 yılındakı maddi imkanları ile kıyaslayabiliriz. Yirmi dört yıl sonra, bu rakam yüzde onyedilere kadar çıktı ve sonraki yıllarda yüzde yirmilerde sabit kaldı. Borsa krizi, Amerikanın atacağı Federal büyük adıma yardımcı oldu diyebiliriz. O yıllarda ABD cumhurbaşkanı F.D. Roosevelt’in New Deal projesiyle gerçekci bir federal hükümet kurulabilmişdi. Kötü ekonomik gidişat ve yüksek işsizlik, Amerika Birleşik Devletlerini yine yeni bir seçim yapmaya zorladı: ya çöküşe gidilecek ya da yeni bir ekonomik siyaset uygulaması yapılacak. Federal model seçimi, Federasyon toplum modeli dışında, Amerika için en doğru seçim oldu. Ve bunu Avrupa için önemli bir işaret olarak görebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni bir Avrupa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşadıkları bağımsızlık savaşı ve iç savaştan sonra, Amerika Birleşik Devletleri içerisinde ortak çalışma sesleri yükselirken, iki büyük dünya savaşları travmatik deneyimlerden sonra de Avrupa içerisinde birleşme sinyalleri verildi ve Avrupa Birliği oluşumuna başlanildi. Birliğin ana nedenleri olan barış, istikrar, ve refah’ı elli yıl aradan sonra yapılan gerçekleşmelerle karşılaştırdığımızda Avrupa Birliğinin hedeflerine ulaştığını farkedebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1945 yılından sonra hür Batı Avrupa’da doğan vatandaşlar, ilk defa asırlar sonra, savaş ve diktatörlükler yaşamadılar. Birlik genişlerken Avrupa’da istikrar bölgeleri de genişlemeye başladı. İlk önce Yunanistan, İspanya ve Portekiz etkilendi, ve bunlardan sonra yirmi yıl kadar öncesine kadar komünizmin etkisi altında olan Merkez ve Doğu Avrupaya doğru yayıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa entegrasyon süreci, aynı anda inanılması güç bir ekonomik büyümeye yol açtı. İrlanda 1973 yılında üye olduğunda bütün Batı-Avrupanın en fakir ülkesi olarak bakılıyordu. Otuz yıl sonra ise dünyanın en zengin beş ülkesi arasında yer alıyordu. İspanya ekonomi mucizesi aynı yönde başka bir örnek. Avrupa entegrasyon süreci, kesinlikle Avrupa kıtası gelişmelerindeki farkları yok eden ve refah uçurumlarını kapatan bir sihir formülü olarak görülmeli. Bu nedenden dolayı Avrupa entegrasyonu şüphesiz son elli yılın en büyük sosyal projesiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mücadeleyi bırakmamalıyız. 2005-2009 yılları arasında yaşanan Avrupa anayasa krizinden, Lizbon antlaşmasının onaylanmasına kadar, bazı büyük üye ülkelerin herşeyi bırakması ve bir directoire kurması tehlikesi yatıyordu. Aynen dönemin Fransa içişleri bakanı ve sonraki Fransa cumhurbaşkanı, Sarkozy’nin, 2005 yılında önerdiği gibi. Bu Avro bölgesinin de tehlikeye girmesine yol açıyordu. 2005 yılında bir İtalya hükümet üyesi İtalyan lirasının yeniden yürürlüğe girmesini önermişti. Avronun baskı altına girebileceği hayal değildi, tabii, eğer gerçekci sosyal-ekonomik bir strateji, Avrupa içerisinde, yürürlüğe konulmazsa, bu düşünce tekrarlanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sonuncusu 2010 baharında daha açık olarak anlaşıldı. Avro bölgesindeki üye ülkeler (Yunanistan ve İspanya) Finans ve ekonomi krizinin etkisi ile aşırı bütçe açığı verdiklerinde, ortalama senelik yüzde on’dan fazla, bütün Avro bölgesi baskı altına girmişdi. Ve bunun anlamıda yürürlükte olan Lizbon antlaşmasının, Ortak finans ve ekonomi siyasetini garanti altina almaktan ziyade, ismine layık bir Avrupa dışişleri ve savunma siyasetinden bile zaaf olduğu ortaya çıkmışdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa Birliği bisiklet sürmek gibidir, bisiklet, ayakda durabilmesi için binilmeli, yoksa düşer. Sonuçları felaketlere yol açabilir. Kişilerin serbest dolaşımına son verilebilir, sınırlar yeniden oluşur ve artık kimlik araştırmaları geri başlıyabilir. Malların serbest dolaşımı yasaklanır, yeniden gümrükler oluşur, ve ithal ürün vergileri yeniden yürürlüğe konulabilir. Ortak bir Avro son bulur, Avrupa’da seyahat edecekler her ülkenin para biriminden bulundurmak zorunda kalır. Son elli yılda eriştiğimiz barış ve refah düzeyimizi artık doğal karşılayamayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşı ilerlemiş olan, ve savaşlar yaşamış veya fakirlik çekmiş, yaşlı Avrupa vatandaşları bunu bilirler. Kendileri, Avrupanın ilerlemesi için ön saflarda yürüyenlerdir. Savaş görmemiş veya açlık çekmemiş genç nesil ise Avrupanın daha çok anlam taşıması taraftarı. Avrupa sadece altmış yıl önceki sorunlara cevap vermemeli, bugünün ve yarının sorunlarına de cevap üretmeli. Başka bir deyim ile yeni bir Avrupa projesi başlatmalıyız, Avrupalı ve özellikle genç vatandasların istek ve arzularına cevap verebilecek bir yapıya ihtiyacimiz var. Yaşayan korku ve şüphelere karşı Birliğe gerekli malzemeleri sunmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika Birleşik Devletleri 1929 yılındaki borsa krizinin yol açtığı Büyük Depresyona karşı uyguladığı federal sosyo-ekonomik politika ile bunun üstesinden gelebildi. Aynı bakış açısıyla Avrupa yeni yapılanma ve yetkilerle birlikte günümüzde yaşanan depresyonun üstesinden gelebilir. Aynı durum sınırları aşan suç şebekeleri için de geçerlidir veya uluslararası alanda Avrupanın yer almasının zorunluluğu gibi. Bu alanlarda da yeni yapılanma mutlakdır. Avrupa tek ses ve tek vücut olarak hareket edebilmelidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni bir Avrupa yapılanması, beraberinde, yeni yetkiler, yeni finansman ve yeni kurumlar getirir. Birlik, artık, bugünkü çalışmalarından uzak daha ciddi işler peşinde koşmalı. Eğer “Brüksel” bürokrasi makinesi olarak akıllarda yer edindiyse bunu kendi çalışma şekline borçludur. Birliğin mağazalar ile ilgili açılış ve kapanış saatleri kararını örnek olarak ele alalım. Her ülke bu konuda ayrı düşünüyor. Bunun altında tarihi ve kültürel nedenler vardır, bazen iklimler de bunu etkileyebiliyor. Bir Atinalı öğlenleri kızgın güneşin altında alış veriş yapmaktan kaçınır. Bu nedenden dolayı mağazalar öğlenleri kapanır, sonradan, akşamları geç saatlere kadar açık olur. Helsinki de ise durum apayrıdır. Bu konuda Avrupanın karar vermesi akıl dışıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birlik, bazı alanlarda gerektiğinden fazla devreye girmekte. Yetki ikamesi ilkesi - zor bir kavram, aslında anlamı : Birlik, sınırları aşan konularda devreye ancak katkısı olurse girebilir -   gerçekte anlamını yitirmiş durumdadır. Avrupa Birliğinin spor ve kültür gibi konularda aslında yeri yoktur. Bu sağlık organizasyonu, sosyal haklar, eğitim, kamu, adliye gibi konular içinde geçerlidir… bu tamamen üye ülkelere bırakılmalıdır. Ayrıca vatandaş, Avrupanın bu gibi konulara girmesini istemiyor, çünkü Avrupa bunlara değer artışı veremez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu son belirleme çıkıs noktaşı olmalı. Yeni Avrupa için yeni yetkiler bir bir değer ve anlam artışı olmalı. Bunlar Avrupayı daha güçlü, ama aynı anda gereksiz konular dışında tutan ana görevler olmalı. Ve temel olarak bu konuda beş ana görev vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni Avrupa için beş ödev&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Avrupa sosyal-ekonomi hükümeti ve stratejisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senelerdir, Avrupa ekonomisi, düşük veya yetersiz büyüme sinyalleri veriyor, ve işsizlik oranı kabullenemeyecek derecede yükselişe geçmiş durumda. Dünya ekonomi krizi bunu daha da ağırlaştırdı, kesinlikle Avrupanın kriz’e verdiği cevap tatmin edici olmayınca. Bu olumsuz sonuçlardan dolayı Avrupanın sosyal modeli baskı altına alınabiliyor, ve hatta, bazıları tarafından sorgulanabiliyor. Aslında bu başarısızlığın nedeni sosyal model içerisinde aranmamalı. Birlik içerisinde sosyal haklar ve korumaların asgariye indirilmesi ile bu durum değişmez. Tam tersine daha da kötüye götürür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kötü gidişin en önemli sorunlarından biri, Avro’nun ortak ekonomi ve sosyal politikalar ile beraber yürürlükte olamaması. Avrupanın ekonomi politikasi sadece Avro bölgesi için yürürlükte olan bir kaç yönerge ve İstikrar-Büyüme Paktından ibaret. Sosyal politika ise, başda çalışma kılavuzları, ve iş yerindeki güvenlik durumları ile ilgili hükümlerden ibaret. Avrupa Merkez Bankasının rolu, sadece enflasyonla mücadele etmek, sosyal-ekonomik sorunlara yanaşamıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2000 yılında başlatılan ve 2010 yılını göze alan Lizbon stratejisi bile maalesef bunun düzeltilmesine yardımcı olamadı. Avrupayı önümüzdeki yıllarda en güçlü bilgi ekonomisine çevirebilmek için objektifler yapılıyor, ama sadece kağıt üzerinde. Bunun için geliştirilen açık koordinasyon metodunun maalesef bağlayıcı tarafı yok. Tablo ve raporların verilerini üye ülkeler arasında karşılaştırmaktan ileri gidemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortak çalışmalarla gümrükleri ve sınırları, ürün ve sermaye için çoğunlukla kaldırabildik. Ve parasal kaos’u durdurabildik. 1997 yılında çizilen istikrar paktı 1 ocak 2002’den itibaren yürürlüğe giren parasal birliğin ve Avronun sağlıklı ve başarılı olabilmesi için en önemli araç. Bu bir kaç yıl içerisinde Avro bölgesi ülkelerini sağlıklı bütçe siyaseti yönünde zorladı ve bunu başarabildi. Denk bütçe ve devlet borçlarının düşmesi büyüme ve iş istihdamı için şart. Bunlar tüketiciye güven veriyor. Ayrıca faizlerin düşmesine ve yatırımların çoğalmasına neden oluyor. Ama kabul etmiliyiz ki global ekonomi stratejisinin yokluğu son dönemlerde paktın gücünü düşürdü.  Daha fazlası, Birlik ve Avro bölgesinde beklenen ekonomik büyümenin gerçekleşememesi bazı üye ülkelerin bütçe disiplinini zayıflattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa finans ve ekonomi politikasının eksikliği açık olarak 2008-2009 yılı dünya ekonomi ve finans krizinde ortaya çıktı. Avrupa Merkez Bankasının, üye ülkeleri en kötü durumlardan korumasına ve mükemmel çalışmasına rağmen, Birlik, gerekli kurum ve yetkilerden eksik olarak çalışmakta. Bu sadece parasal alan için değil, ekonomik alan içinde önemli. “kendini kurtaran kurtarsın” görüşü ile yeniden ulusal alanda tek başına çalışmalar yapıldı. Ilk önce kendi banka ve şirketlerini kurtarmak amacıyla, ve sonradan bir tek Avrupa reform proğramı yerine 27 ayrı ayrı ulusal programlar yürürlüğe koymakla. Onaltı Avro bölgesi ülkeleri bile tek bir Avrupa politikası uygulamakta aciz kaldılar. Ortak veya entegre bir yaklaşım sergilemenin tam zamanı olduğu dönemde bile Birlik beklenildiği gibi çalışamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında, Avro’ya ortak bir sosyo-ekonomik siyasetin uygulanması için en güzel örnek ve neden olarak bakmamız gerekir. Bu gibi ortak çalışmalarla Avrupayı dünya çapında yeniden ekonomik alanda rekabet edebilecek hale getirebiliriz. Ve bu rekabet, Avrupa iş güvenliği ve Avrupa toplumsal modeli için zorunludur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomik büyüme ve iş istihdamı konusunda Avrupa, uzun müddet ABD, Hindistan, Japonya ve Çin’in arkasında yer almakta. Beklentilere göre Avrupa ile büyük büyüme yaşayan bu ülkeler ile arasındaki uçurum gittikce daha da derinleşecek. Avrupa için olumsuz olan bu gelişmenin nedeni çok yönlü. Küreselleşen dünyayı baş neden olarak gösterebiliriz. Her gün yeni oyuncular dahil oluyor, yeni pazarlar açılıyor, yeni tüketiciler doğuyor. Eğer Avrupa, global, ortak bir strateji yürütemez ve iç eksikliklerinden kurtulamazsa bunların hepsinden uzak kalacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupanın birinci zafiyeti, Avrupa sosyal modelinin tek yönlü finansmanıdır. Avrupadaki sosyal koruma sadece iş vergisi üzerine endeksli. Bu toplum içerisindeki yapıcı güçlere karşı yapılan en büyük soygundur. Avrupanın endüstriyel alt yapısı bundan dolayı kayboluyor. Avrupa ekonomisinin ikinci zayıf noktası ise üye ülkelerin beraberinde taşıdığı ağır idari yüktür. Ve sonuncusu Avrupa iç pazarının yetersiz kalması ve çok yavaş ilerlemesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üye ülkelerin bu yapısal eksikliklere verdiği cevap birbirlerinden çok farklı. Çoğu üye ülke reform yapmaya çalışıyor. Bazıları başarıyor, diğerleri başaramıyor. Yeni üye ülkelerin çoğu ise düşük vergi sistemi ve sosyal korumaya bağlı, kendi rekabet güçlerinden fazlasıyla yararlanmaya çalışıyorlar. Böylece Avrupa içerisinde yavaş yavaş düşük gelir, düşük vergi ve düşük sosyal korumaya bağlı niş ekonomileri oluşabilmekte. Üye ülkeler arasında bu “damping’e” yol açabiliyor. Bu gelişme sadece Avrupa sosyal modelini yıpratmakla kalmıyor, iç pazar istikrarını da bozuyor. Avrupalıların bu gelişmelere korku ve şüphe içinde baktıkları sürpriz olarak karşılanmamalı. Ve Avrupalılar, Avrupa politikasının bu konudaki hareketsizilik ve etkisizliğini keni kendine sorguluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyasi yapılandırma, Avrupa sosyal-ekonomi kabinesi tarafından geliştirilmiş tutarlı Avrupa Birliği ekonomi stratejisi ile yapılmalı. Bu Avrupa Komisyonu içerisinde güçlü bir sosyal ekonomi kabinesinin yapılanması demektir, ve sözü geçen kabine sadece strateji konusunda yetkili uzman komiserlerle donanmalı. Kabine kısa süre içerisinde gelecek ile ilgili sosyal ekonomik strateji hazırlamalı ve bunları Avrupa Konseyine ve Avrupa grubuna sunmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılacak stratejik çalısma ilk önce Birlik içerisinde yakınlaşma anlayışı ve esaslarına bağlı olmalı. Bu yakınlaşma metodu Parasal Birliğin oluşumunda başarıyla İstikrar Paktında uygulandi. Uyum metodunun aksine, yakınlaşma metodu, üye ülkeler ekonomilerinin, bir bant genişliği arasında, gelişmesini öngörmekte ve böylece daha iyi entegre olan ve rekabet edebilen bir Avrupa ekonomisinin yakalanması gözetmekte. Band genişlikleri, limit ve minimumları yansıtmakda. Limitler, geçilmemesi gereken değerleri yansıtmakta, böylece ekonominin prestiji ve gücü engellenmemiş olur. Minimumlar ise bunun aksine sosyal korumayı ve sürdürülebilir gelişmenin garantilenmesi için yakalanması gereken değerleri yansıtmakta.  Limitler ve minimumlar önemli öğeleri vurguluyor, bunlar sosyal-ekonomik değerler, iş pazarının esnekliği ve katılığı, iş süresi, işçilerin korunması, şirketlere yönelik vergi yükü,… Sabit değerler veya belirsiz amaçların yerine band genişliklerinin kullanılması ulusal ekonomi özelliklerinin daha iyi dikkate alınmasını sağlamakda. Üye ülkeler, endividüel olarak ekonomik alanda, endüstri veya hizmet sektörüne bağlı olabilirler, ve sosyal korumalar hakkında kendine öz kültürlere sahipdirler. Band genişlikleri konularla ilgili olmalı, başka deyimle, limitler ve minimumlar arasındaki ara aşırı olmamalı. Bu ara öyle sabitleşmeli ki bazı üye ülkeleri bu değerlere göre kendilerini uyumlu yapmaya zorlayabilsin. Üye ülkeler Minimumlar ile kendini Avrupa toplum modelini yakalamak için şartlamalı ve limitler ile daha entegre ve daha güçlü bir Avrupa ekonomisine katkıda bulunabilmeli.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni stratejinin ikinci ögesi, Avrupa vergi sisteminin büyük reform yapması. Bunun tek amacı Avrupa ekonomisinin dünya’da daha da güçlenmesidir. Avrupa ekonomisi çok açık bir ekonomidir. İşçiler, memurlar, serbest meslek sahipleri ve şirketlere uygulanan vergi yükü, bugün, ürünlerimizin ihracı yerine, iş olanaklarimizin ihracına yol açmakta. Şirketlerimiz kaçıyor ve başka kıtalarda iş olanakları sağlıyor. Bu, sosyal koruma finansmanı için az gelir demekdir. Tek çaremiz, bu finansmanlarin yeniden yapılandırılması. Doğrudan vergi sistemi ve sosyal katkılar, dolaylı ve başka tür vergilere dönüştürülmeli. Dolaylı vergiler nötr’dür. Bunlar doğrudan ürün maliyetine yüklenmiyor. İthali zorlaştırmıyor. Avrupanın belirli köşelerinde var olan endex mekanizmalarının yardımı ile düşük kazançlılara, asgari ücret ve sosyal yardım alanlara, alım güçleri konusunda garanti veriyor. Dolaylı vergilerin yükü, ithal edilen ve burada üretilen ürün ve hizmetlere kıyasla aynı derecede uygulanmakda ve  ürünlerin nereden geldiğine bakılmamakda. Çalışanlar ve çalışmayanlar aynı derecede etkileniyor. Ve en önemlisi sosyal Avrupa böylelikle yıpranmadan ayakta kalabiliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa Komisyonunun son araştırmalarında böyle bir yapılanmanın olumlu yansımaları araştırıldı. GSYIH’nin sadece 1% ’lik bölümünün doğrudan vergi yerine dolaylı vergi sistemine kayması beş yıl içerisinde 0,4 % lük büyümeyi beraberinde getirebiliyor. İş istihdamı ise beş yıl sonra 0,5 % artabiliyor.  Eğer bu kaymayı endekslere bağlamazsak büyüme daha da hızlı olabilir. Avrupa ülkeleri bugünkü 33% yerine 40 % dolaylı vergi sistemine geçerlerse sonuç daha da muhteşem olabilir. Almanya ve Belçıka için bu 3,8 % ek iş olanağı demektir. Bu sadece Belçıka için 160.000 yeni iş imkanı sunmakda. İki ülke ekonomisi on yıl sonra 3% daha fazla büyüyebilir. 40 % yerine vergilerin yarısını dolaylı vergi olarak alırsak Avrupa ekonomisinin büyümesi beş yıl sonra 4% daha yüksek olabilir! Bugünlerde ise Avrupa bu konu hakkında sadece hayal kurabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni Ekonomi stratejisinin başka bir ögesi ise yeni Avrupa teknoloji dalgasının gerçekleştirilmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(2) Yeni Avrupa teknoloji dalgası&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih boyunca, imkanlarını zorlayan ve imkansızı başarmayı çalışan kültürlerin her zaman ilerleme kaydettiklerine şahit olduk. Büyük buluşlar her zaman dorukta olan veya doruğa doğru yükselen ülkeler tarafından yapıldı. Bu ülkeler bu nedenden dolayı yazarlar, düşünürler, bilim adamları ve sanatçılar için cazibe merkeziydiler. Yaratıcılık her zaman yaratıcı insanları ve yenilikleri kendine çekmişdir. Amerikalılar buna “succes breeds succes” diyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’da yaratıcılığın durma noktasına geldiğini söylemek yanlış olur. Avrupa teknoloji yenilikleri, ABD ve Japonyanınkinin altında değildir. Hava trafiğinde Airbus’ü, Uzay yolculuğunda Arian’ı ve demiryollarında TGV’yi aklımıza getirelim. Ama yinede Avrupa araştırma ve geliştirme için çok az maddi olanaklar sunmakda. Bugün, Avrupa Birliği, yenilikler için maddi yatırımlar, ve patentlerin kaydı konusunda ABD ve Japonyanın arkasında yer almakta. Avrupa için tek bir patentin olmaması Avrupa şirketleri ve araştırma merkezleri için çok büyük sakatlıkdır. Avrupa bröve veya patenti, Lizbon stratejisinin en önemli amaçlarından biriydi. 5 yıl sonra, bugünlerde, patentin hangi dilde yapılacağı konusunda hala tartışmalar yaşamaktayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gibi konularda arkada kalmamız Avrupanın geleceğini tehlikeye sokuyor. İşçi ücretleri konusunda Avrupa hiç bir zaman düşük ücret uygulayan ülkelerle rekabet edemez. Ham maddeler konusunda da rekabet edemeyiz. Ve daha fazlası, kullandığımız enerjiyi bile başka kıtalardan alıyor ve bunlara bağlı kalıyoruz. Avrupalılar bu nedenden dolayı sadece yenilikler konusunda rekabet edebilirler. Avrupanın en başlı ödevlerinden biri geleceğe yönelik girişimlerden ibarettir. Avrupa bilimsel ve teknolojik araştırmalara çok daha fazla yatırım yapmalı. Tıp ve Uzay teknoloji bilimleri konularında Avrupa çok iyi çalışmalar yapıyor, bunların  yanında çevre ve İCT, bilgi ve iletişim teknolojileri konusunda da ilerleme kaydetmemiz gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sınırları aşan ortak çalışmalar konusunda “çevre” Avrupa yetki alanları arasında en önemlilerden biri. Zararlı maddelerin emisyonları konusundaki Kyoto-hedeflerinin 2012 yılı hedefi ve aynı anda 20-20-20 hedeflerinin yakalanmıyacağı ortada. Şirketlerimize getirilen sınırlamalar ile ekonomimizi çok daha da rekabet edemiyecek duruma getiriyoruz. Bunun yanında Kyoto objektifini sadece bununla yakalayabilmek olanaksız gibi. Buna en basit çare yenilikdir. Eğer Japonyada bir otomobil şirketi hibrid otomobil motorlarında ilerleme kaydedebildiyse Avrupa bunu başka sektörlerde neden yapamasın. Bu yönden ilk Termonükleer Deneysel Reaktör’ün Avrupa’da yapılması çok önemli. Enerji yenilikleri sadece çevre için değil, dış bağımlılığımızı ve fiyat dalgalanmalarına hassas olmamızı önleyebilir. Aynı yanlışları burada tekrarlamamalıyız, kaynakları Avrupa çapında toparlamalıyız ve stratejik olarak bunları yeniliklere harcamalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İCT konusunda Avrupanın devreye girebilmesi basit değil. Çok hızlı gerçekleşen evrimlere şirketlerin öncülük yaptığını tarih bize her zaman gösterdi. Hükümetler bu konuda çoğunlukla yavaş yol kaydetmekte. Avrupa Birliği içerisinde bazi ülkeler bu konularda çok önde ve dünya çapında öncü durumdadırlar, diğerleri ise daha yeni yeni İCT konusunda çalışmalar yapmaya başlıyor. Yinede burada ekonomik ve kültürel ilerleme konusunda Avrupaya önemli bir görev düşmekte. Avrupa hızlı ilerleyen teknolojik evrim için sağlıklı ve geleceğe yönelik yasama çerçevesi hazırlamalı.  Bilim ve iletişim sektörlerinin liberalleşmesi ilk siralarda yer almalı. Avrupa şirketleri Amerika ve Asya şirketleriyle sağlıklı ve hür rekabet edebilmeliler, aşırı yaşamalarla boğuşmadan çalışabilmeliler.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni bir Avrupa içerisinde aslında daha da ileriye gitmemiz gerekir. İCT, aslında, ekonomik ve toplumsal devrimin gerçek motorudur. Hükümet olarak bizlerin görevi kimseyi arkada bırakmamak. Avrupa bu nedenden dolayı dünya standardlarında bilgi ağlarına ve iletişim altyapısına sahip olmalı. Bu geleceğe yönelen ekonomimizin temeli olmakla birlikte entegrasyonun devamı için bir araçdır. Jacques Delors’un seksenli yıllarda Trans-Avrupa Ağları (TEN) ile Birlik üye ülkelerini tren ve otoyollar ile birbirine bağladığı gibi, bir Avrupa Bilgi Ağı (IHEN) kurmamız için çalışmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları gerçekleştirebilmek için Avrupa, araştırma ve geliştirme bütçesini yükseltmelidir. Bu, giderlerin yarısının Araştırma ve Geliştirmeye harcanması demektir. Bunun yanında, üye ülke bölgeleri, Yapısal ve Uyum Fonlarından aldıkları desteğin üçde birini, Araştırma ve geliştirme projeleri için ayırmalıdırlar. Özetlediğimizde: Araştırma ve Geliştirme için ayrılan giderler, sistematik olarak artmalı ve Avrupa bütçesi içerisinde tarım giderleri yanında ikinci sırayı almalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(3) Avrupa adalet ve güvenlik birliği&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa Ekonomi ve iş istihdamının laçkalaşması endişesinin yanında, Avrupa vatandaşı, Avrupa içerisindeki suç oluşumuna korkuyla bakmakda. “carjacking” ve “housejacking” ile birlikte değişik hırsızlık yöntemlerinin göçebe suç şebekeleri tarafından işlenmesi, artık sıradan olmaya başladı. Son onbeş yıl içerisinde organize suçlar Doğu Avrupa suç şebekelerinin elinde. Üye ülkelerin ulusal polis ekipleri bu suç şebekelerini çökertmek için büyük yol katetti ve çoğunu çökertti. Ama bu işlenen suçların, sınırları tanımaması ve aşması, Avrupa’da ortak çalışmayı ve sınırlarüstü çalışılması gereğini ortaya koydu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu suçların yanında 11 eylül 2001 tarihinde yaşanan olayların Avrupa’da da yanki bulduğunu unutmamalıyız. Avrupa’da uluslararası terörizmin kurbanı oldu. İstanbul, Madrid ve Londra’da yaşanan barbar saldırılar hepimizi derinden üzdü ve toplumumuzda büyük şok yarattı. Sürekli tetikte olmamız gerektiğini öğrendik. Bu denli tehlikelere sadece ulusal antiterör birliklerimiz ile karşılık veremeyiz. Avrupa, özel terör koordinatörünü bundan dolayı yürürlüğe koydu. Gerekli yetkiler verilmeden bu gibi sorunların üstesinden gelemeyiz. Adalet ve güvenlik bu yüzden yeni Avrupanın üçüncü ana görevi olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ülkede aranan suçlunun, başka bir ülkede yakalanabilmesi ve anında olayların yaşandığı ülkeye iade edilebilmesi için, yürürlüğe konulan Avrupa tutuklama kararı, iyi yönde bir adımdır. Ama sadece bununla sorunlar çözülemez. İnsanlar doğal olarak daha kararlı bir tutum bekliyor. Bu yüzden acele olarak bir tek “Avrupa adalet ve güvenlik birliği” kurulmalıdır. Avrupa Birliği içerisinde sistematik olarak polis, yargı ve güvenlik birimleri arasında veri alışverişi olmalı. Böylece Fourniret gibi bir şahsın, seneler boyunca elini kolunu sallayarak ortalıklarda dolaşmasına son verilebilir. Europol daha da genişlemeli ve Avrupa araştırma bürosuna dönüşmeli. Ve Eurojust Avrupa savcılığına dönüşmeli. İnsan ticareti ve yasadışı göç’e karşı Avrupa nezdinde gerçekci ve insancıl şekilde mücadele edilebilir. Ülkeyi terketme kararı verilmiş ilticacılar ve oturumu bitmiş göçmenlerin, başka bir ülkede yeniden başvuruda bulunmamaları için ortak bir Avrupa göçmen siyaseti uygulanmalı ve Avrupa göçmen kurumu kurulmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa adalet ve güvenlik birliğinin kurulması ile beraber yeni bir Avrupa bürokrasisine izin verilmemeli. Özel ulusal birliklerin yanında başka bir özel Avrupa birliğinin kurulmasına gerek yok. Bu idari kargaşayı daha da arttırır ve belkide uygulanacak siyasetle gerçeğin arasını daha da fazla açabilir. Uygulanacak yöntem güçlerin birleşmesi olmalı. Avrupa göçmen bürosu yeni memurlar topluluğu olmamalı ve yeni görevler almamalı. Yapacığımız, ulusal alanda hizmet verenlerin bu yeni hizmete yerleştirilmesi. Böylece uygulanacak politikayi koordine edebilirler ve daha verimli yapabilirler. Bu bürokrasiyi ve idari yükü hafifletebilir, uygulanacak siyaseti birleştirebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(4) Avrupa diplomasisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa dünya çapinda sözünün geçmesini istiyorsa tek vücut ve güçlü davranmak zorunda. Balkan savaşları ve Irak savaşında buna şahit olduk. Arka bahçemiz, Balkanlarda, yaşananlar yeniden tekrarlanmamalı. Kendi kıtamizda oluşan bir savaşı  durdurmak ve buna çözüm üretmek için bir daha zayıf Avrupa olarak Beyaz Saray’ın kapısını çalmamalıyız. Ve Irak konusunda olduğu gibi, Avrupa devletleri ve hükümetleri bir konu hakkında bölünerek çözümsüzlük altında kalmamalı veya tartışamamazlık yaşanmamalı. Irak konusu, ok yaydan çıktıktan ve görüşler belirlendikten çok sonra Avrupa ajandasına görüşülmek için eklenmişdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer Avrupa ABD, Rusya, Çin, Japonya ve baska yeni güçlerin yanınıda ve onlarla birlikte dünya çapında sözünün geçmesini istiyorsa tek bir sesle hareket etmeli. Ve gerçekci bir Avrupa dış siyaseti yürütmeli. 60 / 80 milyon nüfusu olan büyük Avrupa Birliği üye ülkeleri bile gerçek dünya büyüklerinin yanında çok zayıf kalabiliyorlar. Irak konusunda Amerika, Avrupayı kaale bile almadı, çünkü Avrupa bu konuda tek bir sesle hareket edemedi, çok bölünmüştü. Ve Amerikanin en büyük AB üyesi Avrupalı dostu bile Washingtonda iknaci olamadı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekci bir Avrupa dış siyaseti bir tek Avrupa dışişleri bakanı demektir. Bu şahis ABD, Rusya ve Çin dışişleri bakanlari ile ayni konumda ve güçde olmalı. Kendisi birşeyler değiştirebilmek için yetkili olmali, olup biteni seyretmemeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lizbon antlaşmasıyla, AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi, Britanyali Catherine Ashton’a, Javier Solana’ya kıyasla daha çok yetki verildi. Ama bayan Ashton, kendisini aslında gerçek bir Avrupa Dısisleri Bakanı olarak görmemeli. Çünkü, gerçek bir Dışisleri Bakanı, siyaseten birleşmiş bir Avrupa demektir. Ve, 27 üye ülke dışişleri bakanları bir Avrupalı meslektaşlarının 27’nin adına konuşup hareket etmesini çekemezler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışişleri ve Ticaret politikasının yanında ortak bir kalkındırma politikasi yürütülmeli. Bu gelişmekte olan ülkeler tarafından memnuniyetle karşılanır. Geçmişte, Avrupa Birliği üye ülkeleri, kalkındırma projelerinde ortaklaşa çalışmak yerine, birbirleriyle rekabet halinde çalıştılar. Üye ülkeler ve Birliğin politikalari arasında tutarlılık ve hizalama gerekli. Avrupa ile birlikte olanaklarımızın 0,7 % ortaya koymalıyız ve bunu doğru kulanmalıyız. Kalkındırma projeleri ile zor durumda olan çoğu ülkeleri kalkındırır ve ortak çalışmalara önayak oluruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortak bir dış siyaset yürütmek istiyorsak Avrupa için bir tek diplomatik oluşum hazırlamamız gerekir. Bugün büyük, küçük, Birliğe üye ülkelerin hepsi dünyanin her yerinde elçilik ve diplomat çalıştırıyorlar. Bunların hepsi ile bir tek Avrupa “corps diplomatique” oluştururlarsa daha verimli bir bilgi ağı ortaya çıkar. Masraflar da böylece azalır. Bir tek dışişleri bakanı ve bir tek diplomatik hizmet ağı Avrupaya, Güvenlik Konseyi içerisinde bir sandalye verir, böylece sesimizi daha da güçlü duyurabiliriz. Bu çalışma diğer kıtalarıda heveslendirip daha çok ortak çalışmalara, büyük siyasi oluşumlara, barış, istikrar ve refah’a yol açabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(5) Avrupa ordusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa Savunma Birliğinin çöküşünden 50 yıl sonra yeni Avrupa savunma projesi ilgi odağı olmaya devam etmekte. İlk adimlar 1997 yılında Fransa ve Britanya tarafindan St-Mâlo görüşmesinde atıldı. Ve 2003 yılındaki Almanya, Fransa, Luxemburg ve Belçıka ortak önerileri ile yapıldı. Avrupa Savunma Ajansı ve Stratejik Analiz ve Planlama Merkezi günümüzde çalışmalarını yürütmekte. Bu merkez Avrupa Birliğinin otonom operasyonları için gerekliydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa Savunma Birliğinin çöküşünden 50 yıl sonra, yeni Avrupa savunma projesi, son on yılın ilgi odağıydı. İlk adımlar 1997 yılı Fransa ve Britanyanın görüşmesi ile St-Mâlo’da atıldıydı. Sonradan buna 2003 yılındaki Almanya, Fransa, Luxemburg ve Belçıka ortak önerileri ile güç verildi. Aynı yıl ( 2003) Avrupa bayragı altında yurt dışında ilk askeri operasyonlar yapıldı, bunlar : Macedonya (Concordia operasyonu), Congo (Artemis operasyonu, Bunia’daki Monuc barış gücüne geçici destek amacıyla). Günümüzde, Avrupa Savunma Ajansı ve Stratejik Analiz ve Planlama Merkezi çalışmalarını yürütüyor. Bu merkez Avrupa Birliğinin otonom operasyonlarını hazirlamak için gerekliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu yinede yeterli değil. Avrupa dışişleri siyasetinin inandırıcılığı, gerçekci Avrupa savunmasına bağlı, başka deyimle, bir Avrupa ordusu zorunludur. Bu geçmişte çoğu sorunlara gebe kaldı. Avrupa merkezinin kaderi de bunu açıklıyor zaten. Öneri 2003 yılında Almanya, Fransa, Luxemburg ve Belçıka öncülüğünde sunuldu, ama bir kaç üye ülkenin yoğun tepkisiyle karşılaşılınca, dokuz ay sonra “sivil-askeri merkez” konusunda anlaşma sağlandı. Bu merkez, otonom Avrupa operasyonlarının planlama ve yönetimi ile ilgili çalışmalar yürütüyor ama komuta merkezi olarak adlandırılamıyor ve ayrı bir binada yerleştirilemiyor. Bu, Avrupa Birliğinin askeri bir yapılanmaya henüz geçmediği yanılsamasını ayakta tutmak demektir. Bu tür Potemkin-operasyonlarına artık son verilmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa Birliği, üye ülkelerin sunacağı kuvvetlerden oluşacak, kendi askeri gücüne sahip olmalı. Ülkeler GSYIH’lerinin belirli bir minimum oranını askeri giderlere ayırmalı. Bunların hepsi Avrupa savunmasının inanılırlığını garanti altına almak için yapılmalı. Tabiiki ulusal kuvvetler feshedilmiyecektir, bunlar Avrupa savunma gücüne rezervuar olacak ve diğer görevler için kullanılacak. Avrupa Birliği toprakları dışında, Avrupa savunma gücü, tek görev yapabilecek güç mekanizmasi olmalı. Tahliye, “peace making” ve “peace keaping”, veya bazı durumlarda önleyici güç olarak görev alabilir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa gücü kesinlikle, ABD’ye veya NATO’nun çalışmalarına karşı engelleyici bir güç olarak görülmemeli. Aksine, ortak Avrupa savunma gücü Avrupayı ABD’nin güçlü bir partneri yapar ve İttifak’ı güçlü ve inandırıcı Avrupa sütünü ile tamamlar, Nato içerisinde gerekli dengeyi sağlar. Ve teröre karşı yaptığımız ortak savaşı daha iyi koordine etmemiz için yardımcı olur. Avrupa ve ABD’nin aynı strateji için çalişmaları önemli. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni Avrupa için yeni Finansman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa devlet ve hükümet adamlarının Avrupa Birliği finansmanı konusunda yaptıkları son tartışmalar ana konulardaki tartışmaların sonucu olarak Birliği hareketsiz ve felç bırakmakta. Bu kuru rakamların arkasında, Avrupa entegrasyonu konusundaki ters düşünceler saklıdır. Bir kaç üye ülke Avrupa Birliği bütçesini çok düşük tutmaya çalışıyor. Fakir ile zengin bölgeler arasındaki dayanışmaya, araştırma ve geliştirmeye, adalet ve güvenlik ile Avrupa dışişleri ve savunması için gerekli giderleri kısmayı çabalıyorlar. Diğer üye ülkeler ise Avrupa Birliğine yeterince imkanlar sunup görevlerini tamamlamak için yardımcı olmaya çalışıyorlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tartışmayı net-ödeyenler ve net-alıcılar arasındaki ikilem ile birlikte 1984 yılında Britanya indirimiyle Avrupa bütçesine giriş yapan “le juste retour” argümanı zehirlemekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Net ödeyenler ile net alıcılar arasındaki tartışma o kadar ileri gidebiliyor ki kimin ne kadar alıp verdiği bazen ince ayarlar ve hesaplarla düzeltilmeye çalışılıyor. Bu Avrupa için tamamen yıkıcı bir çalışma. Bu nedenden dolayı Avrupa acilen kendi imkanları üzerine yapılanmış bir finans sistemine geçebilmeli ve kendisine bütçe otonomisi verilmeli. GSMH hesaplarına göre yapılan finansman artık yerini tüketim ve çevre vergilerine bırakmalı. Aynı ABD’de yürürlükte olan sistem gibi, her aile alış veriş yaptığı zaman makbuzunda ödediği verginin yüzde kaçının Avrupa finansmanına ve devlet bütçesine gittiğini görebilmeli.  Böylece vatandaş’a şeffaflık hizmeti verilmiş olur. Bu çalışma ile Avrupa bütçesinin ulusal bütçe ile kıyasla ne kadar küçük olduğu ortaya çıkar. Avrupanın para içinde yüzdüğü bir mitoloji’den ibaret olduğu ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birliğin finansmanı değişse de dayanışma kalmalı. Zengin ve fakir üye ülke ve bölgeler arasındaki dayanışma Avrupa yapılanmasının temelidir. Avrupa entegrasyonu son elli yıl içerisinde Avrupa kıtasındaki gelişme farkını yok eden en çalışır formül olduğunu kanıtladı. Gelecektede bu böyle olmalı, çünkü bunula sadece fakir ülkeler kazanmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dayanışma Birlik için çok önemli, ama bunun sürdürülebilmesi için geniş bir toplumsal kabul gerekli. Büyük dengesizlikler iyi değildir. Bu nedenden dolayı üye ülkelerin bireysel katkıları bir limite tabi tutulmalı. Yoksa daha zengin olan ülkelerin toplumları bu maddi yükü taşımaya karşı çıkabilirler. Almanyanın tek başına Avrupa bütçesinin çeyreğini üzerine alması normal karşılanamaz. Aynı derecede zengin olan ülkeler aynı derecede katkıda bulunmalıdırlar. Yoksa “le juste retour” sistemini yeniden başlatmış oluruz. Zengin ülkelerin maddi katkıları kişi başına hesaplanarak belirli bir limiti geçmemeli, bu limit ileride kesinleşecek bir Avrupa ortalaması yüzdesine denk olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni Avrupa için yeni kurumlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Verimli, şeffaf ve demokratik kurumlar olmadan güçlü bir Avrupa siyaseti düşünülemez. Görev ve yetkileri belli olan devlet kurumları daha fazla demokratik meşruiyet kazanır. Bu kurumlar tanınmalı, onun için bunlara isim verilmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eurospeak alışkanlığımızdan vazgeçmemiz gerekiyor. Burada cesaretli seçimleri saklamak veya bunlardan kaçmak için zor ve hantal tanımlar kullanılıyor. Vatandaşın Avrupa hayali ve gerçek arasındaki uçurum böylece devam ediyor. Avrupa cumhurbaşkanını Avrupa Konseyi başkanı olarak isimlendirmemizden artık vazgeçmemiz lazim. Neden Javier Solana Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası başkanı olarak tanımlanıyordu, aslında kendisi Avrupa dışişleri bakanı değilmiydi? Veya daha aydınlatıcı bürokratik kelime kullanımi olarak Avrupa yürütme organına verilen Komisyon’a bakalım, bütün dünya bu gibi kurumlara “hükümet” söylemiyormu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer Avrupayı yeniden cazibeli bir proje haline getirmek ve genç neslin yeniden bu projelere inanmasını istiyorsak, anlaşılabilir isim ve yetkileri açık ve net belirlenmiş kurumlar kurmamız lazım. Ve aynı anda her üç demokratik gücü kendisinden beklenildiği gibi yetkilendirmemiz ve görevlendirmemiz lazım. Avrupanın günümüz sorunlarına cevap verip veremiyeceğini işte bu çalışma şekli ile görebiliriz ve süregelen tereddütlerimizden böylece arınabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ilk önce, her parlementer demokraside olduğu gibi, yürütme gücüne sahip gerçekci bir Avrupa hükümeti kurmamız lazım. Avrupa Birliği meclisinin güvenini almış hükümeti, cumhurbaşkanı, yönetmeli. Cumhurbaşkanı doğrudan ve demokratik olarak seçilmeden önce Avrupa parlementosu ve Komisyonu tarafından bu göreve getirilmeli. Cumhurbaşkanının doğrudan seçimi Avrupa tartışmalarını kapalı toplum mekanlarında yeniden alevlendirir. Bugünlerde bu sadece referandumlar ile gerçekleşiyor. İnsanlar bu yüzden, haklı olarak, Avrupa hakkında çok az bilgi edindikleri konusunda şikayetci olmakda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Federal devlet yapılarında olduğu gibi, yasama, tabiiki meclisin elinde olmalı ve iki odadan oluşmalı. Bir tarafda üye ülkeler vatandaşlarını temsil eden ve orantılı oluşmuş Avrupa meclisi, diğer tarafda ise üye ülkeler hükümetlerini temsil eden Avrupa Konseyi temsilcileri. Böylelikle Avrupa toplumu genel çıkarları, ve üye ülkelerin özel çıkarları arasında denge oluşmuş olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Avrupa Devletleri Organizasyonu” içerisinde Avrupa Birleşik Devletleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa şu an bir kavşakda duruyor. Durumu düzeltmek için sihirbazlıklara ihtiyacimiz yok. En kolay seçenekten uzak durmalıyız. Ya Avrupayı, bir serbest ticaret bölgesi olarak buruşturmalıyız. Ya da, yeniden Avrupa vatandaşlarının hayallerine cevap vererek yeni ve siyasi bir Avrupa kurmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransa ve Hollanda vatandaşlarının çoğunluğu da, daha az Avrupa yerine, daha çok Avrupa istiyor. Anayasanın reddedilişi fazla iddiali olduğundan değil, yetersiz iddiali olduğundan kanynaklanmakda. Bunu başarabilmek için açık ve net bir pojeye, iyi tanımlanmış amaçlara, ve siyasi iradeye ihtiyacımız var. Avrupa için yeni bir plana ihtiyacımız var. Kendini, gereksiz tartışma ve çalışmalara kaptırmak yerine, asıl sorunlara adayacak, üye ülkelerin kimliğini ve kültürel benliğini kabul eden ve güçlü kurumlara ve bütçe otonomisine sahip bir Avrupaya ihtiyacimiz var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nitelikli ilerlemeyi yirmiyedi ülkenin birlikte yapmasını arzuluyoruz. Ama Avrupa Konseyindeki son tecrubeler, Nice antlaşması ile ilgili son müzakereler, Laken antlaşması, Avrupa anayasası, Lizbon antlaşması veya maddi çerçeve, bunun artık imkansız olduğunu gösteriyor. Avrupa Birliği üye ülkeleri artık aynı yönde gitmek isteyen homojen bir grup olmaktan çıktı. Bazı ülkeler Avrupa projesinin siyasallaşma sürecine girmesini istemiyor. Bazıları Avrupa Birliğini sadece ekonomik bir ortak çalışma grubu, hatta, bir para musluğu olarak görebilmekte.&lt;br /&gt;Bu nedenden dolayı sadece küçük bir grup üye ülkenin bu konuda adım atabileceği muhtemel. Herkesin oyuna dahil olacağını beklemek gereksizdir, bu hiç gelmiyecek bir treni beklemeye benzer. Gerekirse bu konuda bir çekirdek grup girişimlere başlıyabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En iyi ihtimal Avro bölgesi ülkelerinin veya kısa vadede bunu başarmak isteyen ülkelerin işlemlere başlaması. Avro bölgesi ülkelerin buna başlaması daha avantajlı olur. İlk neden olarak yürürlükte olan ortak çalışma gücünü görebiliriz. Bu ortak çalışma grubu, geçmişde değişik başarılara imza atabildiğini kanıtladı. Avro ortada. Çocuklarımız frank veya lira para birimlerini hatirlamiyor. Ve daha ötesi Avro bölgesi “à la carte” bir Avrupa değildir : üye olma kriterleri ortada. Bütçe açıklıkları, devlet borcu ve enflasyon, kontrol altında olmalı. Ve son olarak, Avro bölgesi kaderlerini birleştiren üye ülkelerden ibarettir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu üye ülkeler ve sonradan üye olacak ülkeler şimdiden Avro’yu destekleyecek ortak sosyal-ekonomik politika uygulamak için hırslı olmalılar. Ortaklaşa, zayıf ekonomik büyümeye, işsizliğe ve suç gibi ortak toplumsal sorunlara karşı güç birliği yapıp savaşmalılar. Sosyal minimumstandartlar ve maliye konusunda ortaklaşa yasalar düzenlemeliler. Ve araştırma ve geliştirme ile Trans-Avrupa iletişim ağı için güç birliğine gidilmeli. Son olarak da, ortaklaşarak bir ordu kurmalılar ve dış siyasette ortak bir sesin arkasında birleşmeliler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylelikle Avrupa içerisinde iki konsantrik dairenin oluşması olanaklar arasında olur. Biri siyasi çekirdek olarak “Avrupa Birleşik Devletleri” (bu Avro bölgesi ve etrafında devletler konfederasyonu). Diğeri ise “Avrupa devletleri Organizasyonu”. Siyasi çekirdek geniş bir Avrupa ortak çalışmasına engel olmaz. Her üye ülke geniş entegrasyon çalışmalarına dahil olmalı. Asıl amaç kısa dönemde bütün üye ülkelerin yeni Avrupaya dahil olması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni Avrupa bu nedenden dolayı kesinlikle özel olmamalı. İsteyen her üye ülke, eski veya yeni, buna dahil olabilmeli. Tek koşul global siyasi proje için ortak çalışma gayretidir. Ve siyasi birliğin kurulması Birliğin sorunsuz genişlemesine yardımcı olur. Bu genişleme barış, istikrar ve refahın bütün Avrupa kıtasına yayılması için mecburdur. Bu yaklaşım Avrupa kapısını çalmak ve Birliğe üye olmak arasındakı büyük sorun olan ara adıma en iyi çözüm yoludur. Koşulları yerine getiren her aday-üye ülke çekirdek Avrupaya katılmadan önce Birliğe her zaman dahil olabilir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir Avrupa projesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu manifesto Avrupa projesi güç hatlarını genç nesillere yeniden çekici yapmak için ele alındı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milyonlarca Avrupalı, Avrupanın bugün ve yarında önüne çıkacak sorunlara güçlü bir sekilde cevap verebilmesini bekliyor. Yarım veya bürokratik cevaplarla yetinmek istemiyorlar. Net ve açık çözüm yapmamızı ve kararlar almamızı istiyorlar. İnanabilecekleri projelerle karşılaşmak istiyorlar. Daha neyi bekliyoruz?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1269267340034267573-9084433210762354938?l=lespays.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lespays.blogspot.com/feeds/9084433210762354938/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1269267340034267573&amp;postID=9084433210762354938' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1269267340034267573/posts/default/9084433210762354938'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1269267340034267573/posts/default/9084433210762354938'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lespays.blogspot.com/2010/05/united-states-of-europe-by-guy.html' title='United States of Europe- By Guy Verhofstadt ; Translation: Hakan Hüsnü Erzurumlu'/><author><name>Ayşegül Yarpuzlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13013720820540650753</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_gldEIxpaN6s/Syobw1kiNqI/AAAAAAAAAAM/LWaQEPQKNe4/S220/IMG00056-20091210-1454.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1269267340034267573.post-9194002133397165540</id><published>2010-02-22T22:59:00.000-08:00</published><updated>2010-02-22T23:00:37.771-08:00</updated><title type='text'>Avrupa Birleşik Devletleri</title><content type='html'>Avrupa Birleşik Devletleri (USE),ABD’de olduğu gibi  Avrupa’nın  birleşmesi ile ilgili,tek devlet yada tek federasyon fikrinin savunulduğu, hipotetik senaryolara dayanan,spekülatif hayal-kurgu ve bilim-kurgu yazarlarınca istenen ve politika bilimciler tarafından desteklenen bir fikir oluşumudur. Yüzyıllar boyunca bu kavramın çeşitli uygulamaları geliştirilmiş olmakla birlikte,bunların birçoğu  birbiriyle uyum içinde değildir (Birleşik Krallığın dahil olduğu veya olmadığı laik yada dini birliktelikler vb. )Bu önermeler 1464’de Kral Podebrady’li  George ile 17. yy.’da Fransa’nın Sully Dük’ü ile başlayan ,Pennsylvanya’nın  kurucusu ,William Penn’le  süren,”Avrupa Diyeti, Devletler Parlamentosu” fikrine kadar uzanır. 19. yy’da  Felix Markkam’ın  St. Helena’da,Napolyon  ile yaptığı bir görüşmede,Napolyon  “Avrupa kendi içinde özgüce oluşmuş ulus devletlere bölünmüştür,devletler arasındaki barışın daha kolay sağlanabilmesi için; Avrupa Birleşik Devletleri  bir ihtimaldir” demiştir. Avrupa Birleşik Devletleri, bundan başka;  Wojciech  Jastrzebowski  tarafından da ‘Devletler  Arasında Ebedi Barış’  kitabında 31 Mayıs 1931yılında işlenmiştir.Bu proje 77 makaleden oluşur,burada hayali kurulan  Avrupa Birleşik Devletleri;  bir süper devlet olmaktan çok bir uluslar arası teşkilattır. Guiseppe Mazzini’de  Avrupa Birleşik Devletleri’nin erken savunucularındandır ve ‘Avrupa’nın birleşmesi, İtalya’nın birleşmesiylemantıken bağlantılıdır.’ der.  ‘Avrupa Birleşik Devletleri’ (Etats-Unis d’Europe) tabiryle ilgili olarak, 1849’da Paris’te yapılan Uluslar arası Barış Antlaşmasında, Victor Hugo üstün egemen bir senatonun  Avrupa’da İngiltere’deki parlamento gibi işleyebileceğini savunmuş ve şöyle devam etmiştir; ‘Günün birinde kıtamızdaki tüm uluslar Avrupa’nın kardeşliğini seçeceklerdir.Bir gün ABD ve Avrupa Birleşik Devletleri,yüzyüze iki kıtadan birbirlerine uzanacaklardır.’  Victor Hugo; Guernsey adasındaki evine bir ağaç dikerek,bu  ağaç olgunlaştığında  Avrupa Birleşik Devletleri  oluşumu başlayacaktır demiştir.Bu ağaç bugün de mutlulukla,Guernsey, St. Peter Port , Maison de Hauteville’de  Victor Hugo’nun Fransa’dan sürgün edildiği evinde büyümeyi sürdürmektedir.  İtalyan felsefeci  Carlo Cattaneo bir yazısında; ‘Okyanusun kaba ve dalgalı, dalgaların kaderi iki türlü, Otokrat yada  Avrupa Birleşik Devletleri’ demiştir. 1867’de Guiseppe Garibaldi  ve John Stuart Mill, Victor Hugo ile Cenevre’deki Özgürlük ve Barış  Ligi’nde buluştular. Burada; anarşist Mikail Bakunin; ‘Özgürlüğün zaferine ulaşmak için Avrupa’nın uluslar arası ilişkilerinde adalet ve barışı bulmak  ve Avrupa ailesi arasındaki içSavaşları sonlandırabilmek için tek açık yol vardır; Avrupa Birleşik Devletleri’ni  kurmak’ demiştir. Fransız Ulusal Meclisinde 1 Mart 1871’de Avrupa Birleşik Devletleri’nden söz edilmiştir.Trotsky, 1923’de Sovyetler Birliği’nde ilk kez  Avrupa Birleşik Devletleri fikrini açmıştır. Bu terim 1931’de Fransız politikacı Edouard Herriot ve İngiliz bürokrat Arthur Salter’in de yazmış oldukları kitaplara başlık olmuştur. 2.ci Dünya savaşı sırasında, 1940’larda Nazi Almanya’sının zaferleri üzerine  2. Wilhelm  ‘Tanrı yeni bir dünya yaratıyor,mucize gerçekleşiyor. Avrupa kıtasında  Avrupa Birleşik Devletleri, Almanya liderliğinde gerçek oluyor’ demiştir.’  Avrupa Birleşik Devletleri, Winston Churchill tarafından 9 Eylül 1946’da isviçre’de Zürih Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada geçmiş ve 2. Dünya savaşı sonrasındaki bu konuşmada, ‘ Bir tür Avrupa Birleşik Devletleri kurmalıyız. Bu yüzlerce ve milyonlarca kaybeden için yaşamın basit zevkleri  ve umutlarıyla yeniden yaşamaya değerolduğunun bir kanıtı olacaktır” demiştir.  Bu konuşmasında Churchill, Avrupa topluluğuna  İngiltere’nin katılımıyla ilgili önceki sözlerinden vazgeçmiştir. 2. Dünya savaşı öncesinde Churchill  kıta Avrupasına karşı ayrılıkçı bir tavır takınmış fakat 15 Şubat 1930’da Amerikan dergisi  Cumartesi  Akşamı Postası’nda Avrupa Birliğinin kıta Avrupası’na İngiltere’nin de katılımiyle gerçekleşeceğini savunmuş ve  ‘Daha zengin, daha özgür ve daha mutlu bir Avrupa birlikteliğini istiyoruz, bu hem hülyamız hem de ödevimizdir. Avrupa ile birlikteyiz ve dışında değiliz ,bağlıyız fakat tavizkar değiliz,ilgili ve ilintiliyiz ancak asimile olmadık’ demiştir. Churchill’in ‘Unionist’ olarak tanımlanan yaklaşımı,kıta Avrupası’ndaki ‘Fedaralist’ yaklaşımdan daha farklı ve temkinlidir. Federalistler,bir anayasa ile tam integrasyonu savunurken, Unionistler; danışma kuruluna yönelik bir Avrupa hareketini önerirler. Federalistlerin kesin çözümü Avrupa kongresidir. Avrupa kongresi fikrinin ilk başarısı ‘Avrupa İnsan HaklarıMahkemesi’dir ve bu oluşum Avrupa Birliğinden daha eskidir.  Coğrafi olarak Avrupa; dünyanın 7 kıtasından birini temsil eder.Avrupa,günümüzde Avrupa Birliği ile eş anlamlı kullanılmakla birlikte, 50 Avrupa ülkesinden sadece 27’si AB üyesidir. 2008 yılında iflas eden İzlanda Euro’yu kendi para birimi olarak uyarlayarak AB’ye başvurusunu yapmıştır. Kültürel olarak Avrupalı fakat coğrafi olarak Asyalı olan Kıbrıs da AB’ye girdikten sonra,Türkiye’nin AB üyeliği coğrafi terimlerle tartışmaya açılmıştır.Rusya Federasyonunun batıda kalan Avrupalı kısmı ve şüphesiz Avrupalı karakter taşıyan etnik Rus kültürüyse AB’ye katılıma ilgiduymamaktadır.Doğu Avrupa uluslarından Hırvatistan ve Ukrayna’nın gösterdiği ilgi ise cesaret vericidir.Bugün Bürüksel, Lüxemburg  ve Strasbourg Avrupa yönetiminin merkezi konumundadır. Ancak hangisinin Avrupa’nın başkenti olabileceği  hala bilinmemektedir. AB’nin üye ülkeleri AB konusunda birçok ortak politika geliştirerek tek devlet ola yolunda ilerlemektedirler. AB bürokrasisi ( Komisyon) dış politika ve güvenlikten sorumlu yüksek temsilci, Avrupa güvenlik ve savunma politikası, Avrupa Yüksek Mahkemeleri ve barış gücü,Uluslararası Araştırma merkezleri ,ortak para birimi Euro ,ortak politikalardan sadece bir kaçıdır. Bunlardan başka  çok sayıda Pan-European kurumlar Avrupa UzayAjansı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Konseyi de dikkate değerdir. Avrupa Birliği egemen devletlerin serbest uzlaşmasıdır ve daha yakın olmak için Avrupa Birliği antlaşmasını imzalamışlardır.Bugün için federasyon yada konfederasyona gidiş söz konusu değildir. Ancak geçmişte Jean Monnet buna benzer öneriler ileri sürmüştür. Örneğin Birleşik Avrupa senaryosu bu çercevede olmakla birlikte,anayasal bir zemini mevcut değildir. Birleşmiş bir Avrupa’nın ABD ile ulaşacağı ekonomik ve politik güç ilişkileri de merak konusudur. Harvard Üniveristesi’nden Glyn Morgan, ‘Avrupa İntegrasyonunun Kamusal Savunması, Avrupa Süper Devleti’ kitabında bu konuları hükümet ve sosyal çalışmalar yönünden incelemiştir. T.R.Rend’in’ Avrupa Birleşik Devletleri’ ve Jeremy Rifkin’in ‘Avrupa Rüyası’ kitapları da dikkate değerdir. Ancak bunun için Avrupa Birliği, Avrupa’daki tüm ulusları kapsamadığı gibi konfederatif bir yapıya doğru ilerleyişi de söz konusu değildir. Hatta üye devletlerin kendileri bu fikre muhalefet etmektedirler. ‘Avrupa Birleşik Devletleri’ terimi ,Amerika  Birleşik Devletleri terimiyle karşılaştırıldığında Avrupa’daki ulus devletler,böyle bir oluşumda Amerika eyaletleriyle aynı statüye indirgeneceklerdir. Böylece ulusal egemenliklerini kaybetmek ile kalmayıp Avrupa federasyonunun  birer bileşkesi konumuna düşeceklerdir. ABD,nasıl konfederasyon fikriyle federasyona dönüştüyse, ‘Avrupa Birleşik Devletleri’ de önce bağımsız devletler konfederasyonunun çerçevesini tanımlamalıdır.Bu fikre karamsar bakan yada karşı davrananlara ‘Euroskeptik’ler adı verilir ve bunlaraslında Avrupa Birliği ve entegrasyonuna değil Avrupa Federasyonu’na karşıdırlar. Avrupa  Anayasası hakkında; Fransa ve Hollanda refarandumlarının olumsuz sonuçlanması sonrasında 2005’de Belçika Başbakanı GuyVerhofstad,  Avrupa Birleşik Devletleri kitabını Hollanda dilinde yayınladı. Burada Eurobarometre anketindeki ortalama Avrupa vatandaşı Avrupa’da  daha neler bekliyor sorusuna yanıt arıyor ve Federal Avrupa’nın bu fikre destek veren ülkeler arasında kurulması gerektiği fikrini savunuyordu. Böylece mevcut AB  yapılanması sürerken Federal  Avrupa’da kurulabilecekti.  Federalleşmede öncelik verilmesi gereken politika alanlarını da söyle özetliyordu; sosyal  ve ekonomik politika, teknoloji alanında işbirliği, ortak adalet ve güvenlik politikaları, ortak dış ilişkiler ve Avrupa ordusu. Bu kısa kitap federal yaklaşıma destek verirken, AB’ye üye ülkelerin gelecekte yaşayabileceklerini de işaret etmektedir. Verhofstad’ın kitabı Avrupa kitap ödülü almıştır. Avrupa komisyonu eski başkanı Jacques Delors’un önerisiyle bunun para ödülü değeri 20000 Euro’dur ve ödül, 5 Aralık 2007’de Avrupa Parlamentosu’nda Brükse’lde verilmiştir.Ödülü veren jürinin başkanlığını İsveçli cinayet romanları yazarı Henning Mankel yürütüyordu ve göstermiş olduğu politik cesaret yüzünden, Avrupa’nın kendinden şüpheye düştüğü dönemde,kendi geleceğine dair soruları yanıtladığından ve Avrupa anayasasına inancını koruduğu için Belçika Başbakanı ödüllendirilmiştir. Verhofstad ise ödülü alırken,’Bu kitabı yazarken, Avrupa Anayasası’nı onaylamayanlara karşı bir provokasyon oluşturabileceğini düşündüm  ancak sonuç yeni bir antlaşmanın imzalanması oldu.’ demiştir. Avrupa Birleşik Devletleri  fikri; çoğunluğuyla bir hipotez, bir hülyadır ve Avrupa’nın ABD’den de güçlü bir süpergüce dönüşümü hayalidir.TR Reid, Andrew Reding, Mark Leonard ve başkalarının da dediği gibi; 21.yy’da USE, USA ile rekabete girişecektir.Leonard’a göre; Avrupa geniş nüfusu,güçlü ekonomisi, düşük enflasyon oranları,uygun iklimi, dünyadaki merkezi konumu ve Amerikan dış politikasındaki son yıllardaki başarısızlıklar yüzünden,sosyal organizasyonu ve yaşam kalitesiyle onu geçecek ve dünya; Eurokürenin etkisine girecektir. Herbert W. Armstrong, Dünya Tanrı Kilisesi radyosunda yaptığı kehanette, Avrupa Birleşik Devletleri’nin oluşumunun 3. Dünya savaşına yakın zamanda gerçekleşeceğini ve Alman muhafazakar politikacı Franz Josef Straus’un geleceğin diktatörü olacağını iddia etmiştir.Eski arkadaş olan bu iki simanın yerkürenin geleceği ile ilgili neden zıt konuma düştükleri anlaşılamamıştır.Buna benzer kehanet öyküleri Orson Welles , Eric Flint, Rob Grant, AJ.Butcher, Andrew Roberts gibi yazarlar ile bligisayar strateji oyunlarına da konu oluşturmuştur.  Dünya hükümetinin oluşumu öncesi Avrupa için yazılan bu senaryolara ,Türkiye’nin yazar-çizer,entelektüel ve siyasileri nasıl bakmaktadır? Belki de Meclis ve Sivil toplumda medya aracılığıyla da yürütülecek geniş örneklemli bir anket çalışması başlatmak gereklidir.  Avrupa Birleşik Devletleri  yorumlarınızı ve bakış açınızı paylaşırsanız sevinirim,ayrıca united-states-of-europe.blogspot.com adresindeki blogda da fikir ve görüşlerinizi yazabilirsiniz..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1269267340034267573-9194002133397165540?l=lespays.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lespays.blogspot.com/feeds/9194002133397165540/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1269267340034267573&amp;postID=9194002133397165540' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1269267340034267573/posts/default/9194002133397165540'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1269267340034267573/posts/default/9194002133397165540'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lespays.blogspot.com/2010/02/avrupa-birlesik-devletleri.html' title='Avrupa Birleşik Devletleri'/><author><name>Ayşegül Yarpuzlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13013720820540650753</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_gldEIxpaN6s/Syobw1kiNqI/AAAAAAAAAAM/LWaQEPQKNe4/S220/IMG00056-20091210-1454.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1269267340034267573.post-6834768768753680121</id><published>2010-01-20T17:02:00.000-08:00</published><updated>2010-01-20T17:03:36.725-08:00</updated><title type='text'>Bir Tane Yaz, İki Tane At</title><content type='html'>Merhaba!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ilk yazıma, kendimi tanıtarak başlayayım. AB Temel Eğitim Kursu’nu henüz yeni bitirdim. Ancak, ailem bazılarınızın tanıdığı gibi eski Ankara Üniversiteli, kimilerinizse, beni ve ailemi, Türkiye’nin AB’ye ilk adımını gerçekleştiren rahmetli Zorlu’nun ailesine yakınlığımızla hatırlıyor. Bu yüzden, ATAUM’un kuruluş yıllarından bu yana, Avrupa fikri daima soframızda konuşulmuştur.&lt;br /&gt;Brüksel’e ilk ziyaretimi, sanırım 6 ya da 7 yaşımda yapmıştım. O zamanlar, annemin bir milli kıyafetli ‘doll’ koleksiyonu vardı ve annem kırsal kalkınma ve kadın projeleriyle ilgilenir, el dokuması halı, kilim, dokuma tezgahı üretimi, ev tavukçuluğu gibi uğraşlarla, ev üretimi reçel, iğne oyası gibi ürünlerin yerel pazarlarda satılmasıyla, aile bütçesine katkı sağlamanın yollarını yerel halkla paylaşırdı. O zamanlar, otomobil yan sanayii gelişmemiş olduğundan, Almanya’da yaşayan Türk işçileri, araba çöplüklerinden topladıkları Mercedes yedek parçalarını iç pazarda satarak ek gelir sağlamaya çalışırlardı.&lt;br /&gt;İşte o günlerde, Hollanda’nın Wageningen kentinden, gezmek için Brüksel’e gittiğimizde, annem bana dantel önlüklü bir Flaman rahibesi biblosu (toy) almıştı. Elindeki dantel gergefle kendi küçük sofra bezini belki de başörtüsünü işliyordu. Hala, annemin aynalı müzik seti dolabındaki yerini sessizce korur. Avrupa merakım bu yüzden çocukluk yıllarıma dayanır. Yıl 1973 ve Atomium’un içindeki IMAX tiyatrosunda, babamla çekilmiş bir slaytım da vardır. Bu slaytları bir gün sizlerle paylaşmak isterim, çoğu tozlu ve oksitlenmiş ancak göstericimiz hala kütüphanenin altında hazır.&lt;br /&gt;Sonra, TED ilkokuluna başladım. Burslu öğrenci miydim, hala bilmiyorum. Belki de o zamanlar taksitler bu kadar yüksek değil; ya da anneannemin tüm maaşı benim taksitlerime gidiyordu.&lt;br /&gt;İşte o yıllarda, bir gözü Amerika’da fakat yine de II. Elizabeth’in sadık hizmetkarı olmaya başlamıştımJ&lt;br /&gt;Bu köşede, bundan böyle misafiriniz olacağım yazılarımda da, Avrupa Birleşik Devletleri ütopyası üzerine yazacağım.&lt;br /&gt;Şimdi, 2010 yılına yeni yeni merhaba derken, bir yüzümü bir kez daha Janus gibi Avrupa’ya dönüyorum. Avrupa Komisyonu 2010’u ‘Yoksulluk ve Sosyal Ayrımcılıkla Mücadele Yılı’ ilan etti..&lt;br /&gt;Nedir yoksulluk? Nedir Sosyal Ayrımcılık? Eski alışkanlıkla yazılarımdan orijinal kaynaklara link vereceğim.. Tıklayın; Vladimir Spidla’nın sayfasına;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://ec.europa.eu/social/main.jsp?langId=en&amp;amp;catId=637"&gt;http://ec.europa.eu/social/main.jsp?langId=en&amp;amp;catId=637&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle, bakalım AB ne diyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Özelden, kamuya, yerelden, Avrupa siyaset zirvelerine kadar uzanan bir yapıda, toplumun her kesiminin ve her bir bireyin, yoksullukla ve sosyal dışlamayla mücadelede siyasi kararlılığını ve katılımını cesaretlendirin,&lt;br /&gt;-         Her bir Avrupa vatandaşına, yoksulluk ve sosyal ayrımcılıkla mücadelede ilham kaynağı olun,&lt;br /&gt;-         Yoksulluk ve sosyal ayrımcılık içindeki bireylerin kaygı ve ihtiyaçlarının ses bulmasını sağlayın,&lt;br /&gt;-         Sivil toplumu ve hükümet dışı kuruluşları teşkilatlandırın ve yoksulluk ve sosyal ayrımcılıkla mücadele edin,&lt;br /&gt;-         Yoksulluk ve sosyal dışlanmışlıkla ilgilenen stereotiplerin duyduğu utancı ortadan kaldırın,&lt;br /&gt;-         Toplumda yaşam kalitesi, sosyal iyi hal ve herkese eşit fırsat kavramlarının gelişip yaşamasına katkıda bulunun,&lt;br /&gt;-         Kuşaklar arası bağlılığı ve sürdürülebilir kalkınma fikrini emin ellere teslim edin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, Ocak ayının 9. Cumartesi günü, yoksulluk ve sosyal ayrımcılığı hatırlatan gözlemlerimi anlatacağım;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Saat 1 gibi, Şehit Ersan Caddesindeki evimizden çıkarak, Dışişleri Konutu’nun arka duvarından aşağı doğru yürüyerek Seğmenler Parkı’ndan, Tunalı’ya ulaştık: Tam Kuğulu Park’ın önündeyken, televizyonculara rastladık. Bir Taxi şoförünün şikayetlerini çekiyorlardı. Taxi’nin durması yüzünden, trafikte arkada kalanlar, korna çalıyorlar, kalabalıksa; olup bitenlere seyirci kalıyordu. Kestanecinin önünden Ceviz’e doğru ilerlerken, Türkiye’de taxi’lerin fiş/fatura vermeyişini düşündüm. Paris’te olsa, ya da Brüksel’de, taxi faturasını alıp dairenize tebliğ ürettiğinizde, geri ödeme alabilirsiniz. Avrupa Komisyonu Eğitim, Kültür ve Audiovisuel Ajans’ta görevlendirildiğimde, ben öyle yapmıştım. Her neyse; sonra Mac Donalds’ın önünden aşağıya doğru yürümeye başladık. Bir vitrinde bu sene moda olan Sherlock Holmes şapkaları satılıyordu.İçeri girdik. Küçük bir kız çocuğu, bir eliyle annesinin elini tutarken, diğer elindeki çizgili yün beresini yere düşürdü. Dışarı çıktık. Elizinn’e kadar yürüyüp, geri döndük. Sigara yasağı sebebiyle, Flamingo sokağa masa çıkarmıştı. Belediyeden izinleri var mı diye düşündüm. Sonra da izne ne gerek var diye.. Masalardan daralmış kaldırımda geriye doğru dönerken sonunda MADO’ya gelip oturduk. Bu gün MADO bir tuhaftı. Her zamanki bahçe masalarından ayrı bir yere farklı, TBMM’deki koltukları andıran kırmızı, küçük sarı tokalı deri iki koltuk ve yuvarlak bir masa koymuşlar. Üstünde şemsiye veya yanında ısıtıcı ise yoktu. Daha bize gösterilen diğer normal masalardan birine tam oturmuştuk ki; iki iyi giyimli, makyajlı genç kadının, bir küçük çocuğu çeke çeke MADO’ya sokmaya çalıştıklarını fark ettim. Aslında güzel bir çocuktu ama boyacıydı. Belli ki, belki de daha yeni boyacılığa başlamıştı. Eli yüzü, kara boya içinde değildi, küçük burnu düzgün, üstünde de iyi bir anorak vardı. Doğrusu, bu iki kadının, bu çocuğu zorla bu göreceli olarak lüks denebilecek pastaneye sokmaları, hiç de hoşuma gitmedi. Hele de zorla, o, ayrı duran kırmızı tokalı deri koltuğa oturtmaları hiç ama hiç hoş değildi. Neden diyeceksiniz.. Bir kere, o çocuğun cebinde orada oturacak hatta en az bizim cebimizdeki kadar para yani bir çay içecek 3 TL mutlaka vardı. Olsa olsa bunun ayırdında değildi ve oraya kendi merak ve iradesiyle oturabileceği günler olacaktı. Çocuk zorlamadan kaygılı ve endişeliydi. Biraz sonra daha tuhaf bir şey oldu. İki kadın çocuğu orada yapayalnız bırakıp gidip kayboldular. Çocuğu uzaktan izleyen bir ihtiyar çift, yerlerinden ayrılmamış olnları izliyorlardı ancak, çocuk hesabı ödemek zorunda bırakılsa (farzedin çocuk değil de gençti!) o ihtiyarlar, onu garçonun dayağından ya da bulaşıkları yıkamaktan kurtarmaktan çok uzaktılar. Kaygılanmaya başladım. Garçon insaflı biriydi ama eminim küçük boyacı kendisi yalnız başına gelse, on’a bugün ikram ettiği krep suzet’i ikram etmez, onun yerine emeğiyle çayını içebileceği bir meydana ulaşması ve para kazanabilmesi için, kasada oturan kızın ayakkabılarını boyaması için getirirdi. Böyle olmadı.. Ben söylenmeye başladım. ‘Böyle boyacı çocuklara tek tek luks pastanede oturma fırsatı vermekle olmaz, sosyal politikalar kavramı yeniden gözden geçirilmeli ve yerel uygulamalar zenginleştirilmeli’ diye.. Gene duyan olmadı...Bundan 20 yıl önce, yavrukurt iyilikleriyle mutlu olmaya çalıştığım günlerde, bir fakire kitap almak, bir çırağa, takım çantası hediye etmek gibi iyiliklerle yetindiğim ve tekil örneklerle düşündüğüm günleri anımsadım. Kavramların anlam ve açılımlarına hakim değildim. Eşim huysuzlanmaya başladı. Kimi zaman ondan biraz fazla kazandığım için, kendini bana göre yoksul görür, gururuyla benden yardım almak istemez ve gene de tüm parasını benim cebime verir ve kadın olduğum için kendimi aşağı ve değersiz değil güçlü ve muktedir hissetmemi ister. Tam o sırada, bir kör adam, yanındaki gören yardımcısının kolunda, beyaz bastonuyla, havlu ve peçete kutuları satarak avaz avaz bağırarak önümüzden geçti. Üzerinde çalıştığımız, Lions’un az görenler rehabilitasyon evi projesini düşündüm. Hocalarımız, görmeyenlerin, izole mekanlardan çok, şehrin kendi dokusu içinde, diğerlerinden farksız yaşamalarını savunurlar.Kör adam yürüyebiliyordu, şanslı sayılırdı. Acaba görüşünü nasıl yitirmişti? Sormadım, bilemedim, yaklaşmadım.. Tekrar boyacı çocuğa bakışlarım kaydı. İki zengin hanım kız, ellerinde büyük bir torbayla geri dönmüşlerdi.Torbayı çocuğun eline tutuşturup yeniden kayboldular. Çocuk torbayı açtı, içinde, çizgili turuncu-yeşil bir çift lastik ayakkabı vardı. Çocuğun annesi-babası nerede diye düşündüm?Oysa, ben çocukken, bir yabancıdan hediye kabul etmek bile yasaktı, zaten o hediye kutusu bana gelse, içinden mutlaka yılan çıkardıJ&lt;br /&gt;Kısa bir sürede, boyacının etrafına, diğer boyacı çocuklar doluştu, arsızca, biri karşısına oturdu ve bizimkine gelen krep suzeti onun önünden çekip alel acele bir lokmada yuttu. Sonra diğerleri geldi. Bir çingene kadın ve onun papatya ile soldurulmuş sarı saçlı küçük kızı ve belleri çakılı tinerciler. Pastane tehlikeli bir suç yuvasına dönüşüyor ve mahalledeki huzurumuz yavaş yavaş kaçıyordu. Tam o sırada karşı kaldırımda Lou Loud’un önünde, iki motosikletli, deri ceketli, dazlak kafalı genç, karşılıklı, siyah ve kahverengi buldoglarını birbirlerine hırlatmaya başladılarlar. Buldoglar tasmalıydı ve tasmanın ucu dazlaların elindeydi.&lt;br /&gt;Eşim sigarasını yaktı ve kalktık. Hedefimize ulaşamadan, bekleyen taxi’ye kendimizi attık ve Şehit Ersan’ın yolunu tuttuk.&lt;br /&gt;Bu kadar!&lt;br /&gt;Şimdi, umarım bu okuduklarınızın gerçek olduğunu bilerek, teşbih ve simge dolu metni, konumunuzda yorumlar ve bana da ilgilersiniz.&lt;br /&gt;Umarım ilginç buldunuz ve umarım bu köşeye sadık kalırsınız. Gelecek hafta, oğlumuz Batu’yla gideceğimiz, Berlin, Paris, Amsterdam, Brüksel gezisi izlenimlerimi yine yazacağım.Şimdilik hoşçakalın, ayrılmayın, ayırmayın&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1269267340034267573-6834768768753680121?l=lespays.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lespays.blogspot.com/feeds/6834768768753680121/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1269267340034267573&amp;postID=6834768768753680121' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1269267340034267573/posts/default/6834768768753680121'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1269267340034267573/posts/default/6834768768753680121'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lespays.blogspot.com/2010/01/bir-tane-yaz-iki-tane-at.html' title='Bir Tane Yaz, İki Tane At'/><author><name>Ayşegül Yarpuzlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13013720820540650753</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_gldEIxpaN6s/Syobw1kiNqI/AAAAAAAAAAM/LWaQEPQKNe4/S220/IMG00056-20091210-1454.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1269267340034267573.post-1176125943924256564</id><published>2010-01-20T17:01:00.000-08:00</published><updated>2010-01-20T17:02:37.627-08:00</updated><title type='text'>Alyans ve Kaşeli Kopya:</title><content type='html'>Değerli Liberaller,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslı darılmasın, sizlerle birkaç hafta boyunca, 2019 seçimlerinden sonra, Avrupa Parlamentosu’nda gurup sıralarımızı paylaşacağımız arkadaşlarımızdan söz edeceğim.&lt;br /&gt;‘Le premiere Point’ est; yani ‘İlk Nokta’ ; mevcut gurup lideri; Guy Verhofstadt…&lt;br /&gt;1953, Nisan 11 doğumlu Belçikalı politikacı. 1999-2008 Belçika Başbakanı.. Ancak, Guy’un siyasi hayatı daha eski.. Hatırlıyorum, 1994’lerde ABD’deki öğrencilik yıllarımda, Amerikalı kızlar, özellikle de içlerinden anımsadığım kadarıyla Christ, Türk erkek öğrencilerden hoşlandıklarını ima etmek için onlara ‘These Guys’ diye isim takar ve Amerikalı oğlanlar da, hepimizin bulunduğu toplulukta, ‘Guys or Gays’ diye laf atarlardı. Arkadaşım Nazlı’nın eşi Atak’a Muri adını takmasının sebebi de; Guy’ın Maurice (‘Le Mur’) isminden kaynaklanıyor sanırım. O’na soracağım..&lt;br /&gt;Böyle hafife aldığıma bakmayın. Guy Abi, kuzenim Mustafa Kemal’den yaşlı,..Ghent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mezunu.&lt;br /&gt;Sevgili Feyza, Erzurumlu’yu uyarabilirseniz, Brüksel ‘Think Tank’lerinde karşılaşırsa, söz düellosuna tutuşsun.&lt;br /&gt;Değerli Toker gibi, o da partide, Willy de Clercq’ün zamanında sekreter olarak yükselmeye başlamış. Winfred Martens zamanında, Bütçeden sorumlu bakan koltuğuna oturmuş.&lt;br /&gt;Pejoratif bir bakışla Brabartian ( Dikkat ‘Barbarian’la nüans farkı var) aksanıyla herkes ona JÖNK (junk) adını takmış.&lt;br /&gt;İlk potunu karıştığı ‘Gıda Skandalı’yla kırmış ve Hollanda’da Liberallerin, Sosyalistler ve Yeşillerle koalisyon kurmasına sebep olmuş. Ancak, 2002’de, ‘Avrupa Vizyonerler Ödülü’ne layık görülmüş. 2003’deyse, Belçika’nın Fransa, Almanya ve Rusya ile birlikte, Irak savaşına karşı duran blokta yer almasına katkıda bulunmuş.&lt;br /&gt;2003 Genel Seçimlerinden sonra, ikinci kabinesini bu kez yeşilsiz kuran Verhofstadt ‘Genosid Kanunu’, ‘İnsanlık Suçları’ gibi konulara el atmış. Yine bu dönemde, AP’de Romano Prodi’ye rakip olmuş ancak Tony Blair ve Silvio Berlusconi’den destek alamamış.&lt;br /&gt;Bir süre iç politik gündemle boğuşmuş.&lt;br /&gt;Sonra Belçika bölünmesi temasında anayasa mahkemesiyle uğraşmış.&lt;br /&gt;2007’de Ghent Meclisi’nde Federal Sistem içinde tam anlayamadığım bir yerel yönetim sandalyesine oturmuş ve bu yerel görev uğruna, Putin’le buluşmasını bile iptal etmiş!?&lt;br /&gt;2007’deki genel seçimlerdeyse, VLD halk desteğini yitirmeye yüz tutmuşken, bu kez, ‘Yves Leterme’ liderliğindeki koalisyonda, yine iktidara gelmeyi başarmış.&lt;br /&gt;2007’de Ulusal Parlamento’da bu kez Senatör olduktan sonraJ, 2009’da, AP’ye seçilmiş.&lt;br /&gt;Ayrıca, bugünlerde, kendisine, Komisyon’da Barroso’nun yerine geçecek adam gözüyle bakılıyor.&lt;br /&gt;Kardeşi, Dirk’le birlikteJ, kafa yordukları meseleler, ‘United States of Europe’ ve ‘Crown Council of Belgium’.&lt;br /&gt;Ne dersiniz Sayın Toker, debate’e hazır mısınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgiyle Kalın,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayşegül Akbay Yarpuzlu&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1269267340034267573-1176125943924256564?l=lespays.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lespays.blogspot.com/feeds/1176125943924256564/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1269267340034267573&amp;postID=1176125943924256564' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1269267340034267573/posts/default/1176125943924256564'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1269267340034267573/posts/default/1176125943924256564'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lespays.blogspot.com/2010/01/alyans-ve-kaseli-kopya.html' title='Alyans ve Kaşeli Kopya:'/><author><name>Ayşegül Yarpuzlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13013720820540650753</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_gldEIxpaN6s/Syobw1kiNqI/AAAAAAAAAAM/LWaQEPQKNe4/S220/IMG00056-20091210-1454.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1269267340034267573.post-697192222104469174</id><published>2009-12-17T03:49:00.000-08:00</published><updated>2009-12-17T03:56:51.337-08:00</updated><title type='text'>Health and Human Rights of Uyghurs</title><content type='html'>Sixty years after the founding of the People's Republic of China (PRC), more than six decades have passed since the adoption of the Universal Declaration of Human Rights. However, the unrest that has taken place in East Turkestan since July 5, 2009, stands as a grim reminder that Uyghurs in East Turkestan continue to experience human rights abuses in nearly every aspect of their lives. Sixty years of Communist rule have left Uyghurs a voiceless, powerless population in their traditional homeland, despite official guarantees regarding the implementation of autonomy. A new report by the Uyghur Human Rights Project (UHRP) details the PRC's violations of the United Nations Declaration on the Rights of Indigenous Peoples (UNDRIP) in the case of the Uyghur people.&lt;br /&gt;On September 13, 2007, the People's Republic of China (PRC), along with 142 other countries, voted to adopt the United Nations Declaration on the Rights of Indigenous Peoples. By voting for the Declaration, the PRC recognized that indigenous persons are a particularly vulnerable group in general and specifically supported the principles outlined and rights explicitly enumerated in the articles of this long awaited essential human rights Declaration.&lt;br /&gt;In practice, the PRC government violates almost every article of the Declaration that it supported at the UN, routinely violating the fundamental rights of the Uyghur people. Uyghurs' culture, religion and language are all under attack by the PRC government. Uyghurs do not have substantive control over their own education, media, or employment, and they have no voice in the region's government. Uyghurs are also denied access to or benefit from East Turkestan's land and resources.&lt;br /&gt;"While UNDRIP guarantees Uyghurs' rights across a spectrum of areas, the reality is that Uyghurs are marginalized in their own homeland," said Uyghur democracy leader Rebiya Kadeer. "Uyghurs also lack access to any mechanism with which they can seek redress for violations of their rights."&lt;br /&gt;UHRP's report begins by briefly reviewing the development of the United Nations Declaration on the Rights of Indigenous Peoples and demonstrating that the Uyghurs are the indigenous people of East Turkestan. The main body of the report then examines the Articles of the Declaration with respect to the Uyghur case, by discussing violations of articles in categories such as Fundamental Rights, Life and Security, and Culture, Religion and Language (among others). There is evidence to some of the most egregious ways in which Uyghurs' fundamental, social and cultural rights are violated by the Chinese government, with respect to international law and often domestic law as well. For instance, in the area of Culture, Religion and Language, by the ways in which the PRC controls the freedom of religion for Uyghurs in East Turkestan, it is effectively undermining Uyghurs' identity. In conclusion, the suggestions should be developed to address the situation, both to the United Nations and the Chinese government in addition to Turcic origin international community.&lt;br /&gt;In this respect, with a perspective on health and human rights we wish to question the health rights of the Uyghur minority as below;&lt;br /&gt;Every country in the world is now party to at least one human rights treaty that addresses health-related rights, including the right to health and a number of rights related to conditions necessary for health.&lt;br /&gt;WHO is also actively strengthening its role in providing technical, intellectual and political leadership in the field of health and human rights.&lt;br /&gt;Promoting and protecting health and respecting, protecting and fulfilling human rights are inextricably linked with:&lt;br /&gt;• Violations or lack of attention to human rights (e.g. harmful traditional practices, slavery, torture and inhuman and degrading treatment, violence against women) which can have serious health consequences.&lt;br /&gt;• Health policies and programmes which can promote or violate human rights in their design or implementation (e.g. freedom from discrimination, rights to participation, privacy and information).&lt;br /&gt;• Vulnerability to ill health which can be reduced by taking steps to respect, protect and fulfil human rights (e.g. freedom from discrimination on account of ethnicity, sex and social status and the rights to food and nutrition, water, education and adequate housing).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;So the objectives in the right to health in the Uyghur region can be mattered down as;&lt;br /&gt;• Supporting governments to integrate a human rights-based approach in health development.&lt;br /&gt;• Strengthening WHO’s capacity to integrate a human rights-based approach in its work.&lt;br /&gt;• Advancing the right to health in international law and international development processes through the international NGOs.&lt;br /&gt;Taking the linkages between health and human rights, it must be the duty of the international health community to reconsider the following concepts to question the Uyghur community if the needs for these are qualigibily met by the Chineese government, in the present conditions;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Health &amp;amp; Human Reducing Rights&lt;br /&gt;Vulnerability To Ill-Health Through Human Rights&lt;br /&gt;Human Rights Violations Resulting In Ill-Health&lt;br /&gt;Promotion Or Violatıon Of Human Rights Through Health Development&lt;br /&gt;Right To Water&lt;br /&gt;Right To Information&lt;br /&gt;Right To Education&lt;br /&gt;Right To Food &amp;amp; Nutrition&lt;br /&gt;Freedom Of Movement&lt;br /&gt;Right To Participation&lt;br /&gt;Harmful Traditional Practices&lt;br /&gt;Violence Against Women&lt;br /&gt;Torture Slavery&lt;br /&gt;Freedom From Discrimination&lt;br /&gt;Right To Privacy&lt;br /&gt;Then we need each to question ourselves how to make meaningful contributions. Here, I put the question on sight.. So what will you do, to take action ?..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1269267340034267573-697192222104469174?l=lespays.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lespays.blogspot.com/feeds/697192222104469174/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1269267340034267573&amp;postID=697192222104469174' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1269267340034267573/posts/default/697192222104469174'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1269267340034267573/posts/default/697192222104469174'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lespays.blogspot.com/2009/12/health-and-human-rights-of-uyghurs.html' title='Health and Human Rights of Uyghurs'/><author><name>Ayşegül Yarpuzlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13013720820540650753</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_gldEIxpaN6s/Syobw1kiNqI/AAAAAAAAAAM/LWaQEPQKNe4/S220/IMG00056-20091210-1454.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1269267340034267573.post-8111868791214526702</id><published>2009-12-10T03:03:00.000-08:00</published><updated>2009-12-10T03:05:14.032-08:00</updated><title type='text'>Letter to Barzani</title><content type='html'>Dear Mr. Barzani,&lt;br /&gt;Cc: Barack Obama&lt;br /&gt;Bc: Tayyip Erdogan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Today, during breakfast news, I coincided your vision on a broadcast channel in Turkey.&lt;br /&gt;Today is the day after which I had routed a mail to Akin Birdal, the MP from DTP, to support Ahmet Turk, Emine Ayna and their friends to resist the ease of closure of DTP a cote the Supreme Court of Turkey. The reason is obvious, as nunned by many forecomers in the past, DTP is NOT PKK, and DTP is a democratical representation of the undeniable Kurdish existence as a minority in the National Parliament of Republic of Turkey. It is a legitimate mean of leaving aside guns and powers and representing ideas and thoughts of peace and democracy. What is more? Most of all of DTP members are learned and educated citizens with bounds close to South East of Turkey with sincere potential to promote development with its aspects on education, health and cultural outset for citizenship rights to be better appreciated as well as abducting back terrorists to peaceful theoretical participation respecting humans’ rights of others as well as claiming out for their own integration.&lt;br /&gt;And today, you with your cuticles in focus, caressing your lacks in a shec of soldier gown that should have been grown out long before, are once again in the media, concentrating our attention to peace and federal governance seeking security and support from your Western peers.&lt;br /&gt;Most communiquated in the Turkish activacy know well that I am a Western fan. I see the future still in the hands of the ‘obviously in sight’ much better developed West, overreaching the East for development assistance. So, I am asking to myself, as well as yourself, what  you as Barzani represent in Northern Iraq, these days? There have been so many writings that tried to assault the CIA for supporting the Kurdish seperatist movement in order to drop Turkey, Iraq and Iran strengthless in the Middle East with ethnic clashes to reign its power in the petroleum territories. I incline to credit these past theories to a certain extent but a adopt through to see the long term future in the ‘federalist’ ‘republican’ ‘democratic’ organization of the geography as such in the rest of the world as foresighted. Certainly, the isolationist Islamo-fascist or radical left Turcic policies will oppose this idea. Coming out to your sources of support, open up your international supporters without fear now: Let us know the sources of your guns and finances once again. Let us know once again the clashes of NATO/Varshaw pact-2 fasceted World’s past influences on the territory once again. Open up your Islamic connections, open up your distance to past-communist China. Position yourself in Global   politics. Rise out of your guerrilla outfit and say your word, and go get a chair in the Parliament of Iraq, or do you insist on federalist stransition towards seperation? And being the king of your small dream farm? Open up and speak up on your resources as your presence would have been unattainable without them and their promotive interference with World Energy policies. Let us all be once again aware that the future of energy is not in the fossil fuels but in ‘The Sun’ and the ‘Nuclear’ choices.&lt;br /&gt;So what do you represent in Iraq after having been past to the office of Talabani, still seconding on the locality? Open up now; do you favour global federalism for ‘One World-One Future’ philosophy? And do you see yourself as a sacrifice of this social transition era to the federalist republican democratic ONE-WORLD policy? Please comminique... Is this still called AMERICAN IMPERIALISM in the left, or/and in the east?&lt;br /&gt;With humanly respect,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof.Dr.Aysegul Akbay Yarpuzlu&lt;br /&gt;Tel:90-532-3483297, &lt;a href="mailto:yarpuzlu@medicine.ankara.edu.tr"&gt;yarpuzlu@medicine.ankara.edu.tr&lt;/a&gt;, Sehit Ersan Cad. 34/5 Cankaya 06680 Ankara-Turkey&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1269267340034267573-8111868791214526702?l=lespays.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lespays.blogspot.com/feeds/8111868791214526702/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1269267340034267573&amp;postID=8111868791214526702' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1269267340034267573/posts/default/8111868791214526702'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1269267340034267573/posts/default/8111868791214526702'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lespays.blogspot.com/2009/12/letter-to-barzani.html' title='Letter to Barzani'/><author><name>Ayşegül Yarpuzlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13013720820540650753</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_gldEIxpaN6s/Syobw1kiNqI/AAAAAAAAAAM/LWaQEPQKNe4/S220/IMG00056-20091210-1454.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1269267340034267573.post-484232034196003954</id><published>2009-10-26T16:13:00.000-07:00</published><updated>2009-10-26T16:14:42.870-07:00</updated><title type='text'>The Importance of Early Childhood Peace and Civic Education to Prevent Juvenile Offense Cases</title><content type='html'>The concepts;‘Juvenile violence’, ‘aggression’, ‘children with anger’, ‘school safety’ and finally ‘adolescent assault victims’ have been a warning to the international community worldwide especially after the break of ‘Iraq conflict’ 1, as a consequence of this traumatic influence with the global media coverage of the violent scenes which cause severe confusion and self-questioning of values 2 by children and adolescents, in a period of life during which they are seeking to build self-esteem, learning the power/dominance stereotypes, through modeling the elders with leadership quality under societal constraints. The absence of adorable models worsens the circumstances shaping the personality in development. This condition worsens in families with low socio-educational status where, ethical and legal responsibilities are unlikely to have been met and so are less clear even to the parents who sometimes do not even acknowledge the necessity of family involvement in societal values education sometimes possibly requiring reaching out to educational or medical guidance and supervision to prevent pathologies, due to absence of values education which may be as far as personality disorders. Even though, there exists several means of acute anger management in trauma with approaches including the far-end of ‘adventure therapies’ 3, the chronicity of frustration and inability to self-rely due to absence of opportunity structures to self-realize with positive morality, to end in positive self-confidence, leads to leadership behaviour in negative minor peer-groups where the ado compromises to secondment.&lt;br /&gt;On this commentary, I wish to implicate the necessity of ‘early childhood peace education’ 4 and ‘civic education’ 5,6  as a means to fulfill the containments of a ‘public good’ 7.8  as members of any social group a small as a family or as large as a nation or an international organization. This is the most likely method of societal moral integration to prevent anti-social behaviour and youth delinquency with a consciousness of responsibility and respect to others within the limits of freedom and rights.&lt;br /&gt;In this cross-attentive global community that we live in; the religious, ethnic, nationalist, military/militant, sexist and economic-class defined conflicts rule the political and sociological base where children and young people are collecting their first curricula of real-life experiences within the borders and limits of family, friends, school and community interactions. The factions and divisions of clashing values including political thought and its expression by adults put the young in a position where they strive to find out their own right and get a hold of it to lead their followers. This usually includes domineering the environs for power gaining, as national models display on media everyday. As recessism and oppression or inability to self-express causes depression, in order to thrive each needs to suggest its own lines of aggreement and ask for support. This may be called a ‘mini-democracy trial’ and this constitution of consensus takes place everyday everywhere. If the aggreement is a dead end issue, it chooses to militize to escape order in order not to be prosecuted, as many of the negative models. This is the rule of gain/win in the living world as well as organisations of any size which needs to be replaced by sustained participation behaviour.&lt;br /&gt;However, the concepts of peace and civic education submitted to the global public initially three decades ago, sponsored by the United Nations may offer the best solution to the prevention of social confusion leading to power games of danger and risk that are very popular among youth.&lt;br /&gt;Peace education strives to counteract the dehumanisation of poverty, prejudice, discrimination, rape, violence and war aiming at global extinction of conflict, building a culture of peace, teaching worldwide the values, standarts and principles of acceptance, tolerance and inclusion which’s principles are articulated in fundamentals set forth as below by UNICEF 4;&lt;br /&gt;So; peace education in schooling and other educational initiatives includes simple and technological inclusion games of concept development, where, zones of peace within which children are safe upholding basic rights in dignity , developed in a climate of respectful behaviour by all members of the learning community demonstrate principles of equality and non-discrimination and social justice in policies and practice is accented. This helps the players generate opportunities for continious reflection if professional development of the guides in relation to the issues of peace, justice and rights is also provided.&lt;br /&gt;Obviously, acute medical sedation is not an accomplishment for the physician dealing with youth delinquency as the roots of conflict lies in psycho-social misadaptation and needs to be questioned to fascilitate positive conceptual development which may best be achieved in mass education in order not to come out to stage as a public health issue.Thus the solution to agressive involvement in youth is to teach mutual respect and affirmation under cognition of aspects of social, civic and natural reality. Probably, passive activism attempts as refusal of militarism may fortify the peace culture as well.&lt;br /&gt;In addition to peace education, civic education is planned to attenuate this understanding of mutual respect at the secondary phase of education. Civic education has a vision further than the immediate community that surrounds and prepares the people of a country especially the young, to carry out their roles and responsibilities as citizens. Projects beyond borders also flourish the culture of internationalism and participation.&lt;br /&gt;As a final word, the peace, civic, and finally democratic participation education, focusing change and passing turns of rule and order with an enjoyable curricula in formal (school) and informal ( families, therapy rooms, communities, libraries, houses of worship, workplaces, civic organizations, unions, sports teams, campaigns, elections and mass media) settings is the instruction of inclusivity instead of exclusivity and participation in the solution of unmanagable to become a ‘good citizen’ recalling ‘public good’ with connection to educational aims is as important as the admittance of approaches of child psychiatry by the public health community.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;References:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.      Iraq War. Wikipedia, The Free Enycyclopedia web Site. Available at: http://en.wikipedia.org/wiki/Iraq_War.  Accessed  April 30, 2009.&lt;br /&gt;2.      Values Education for Children and Young Adults. Living Values Education web site. Available at: http://&lt;a href="http://www.livingvalues.net/values/index.html"&gt;www.livingvalues.net/values/index.html&lt;/a&gt; , Accessed  April 30, 2009.&lt;br /&gt;3.      Adventure Therapies. Challenge by choice and conquer your fears. Available at: http://&lt;a href="http://www.adventuretherapies.com/"&gt;www.adventuretherapies.com&lt;/a&gt; , Accessed  April 30, 2009.&lt;br /&gt;4.      Peace Education. United Nations CyberSchoolBus. Available at: http://&lt;a href="http://www.un.org/cyberschoolbus/peace/index.asp"&gt;www.un.org/cyberschoolbus/peace/index.asp&lt;/a&gt; Accessed  April 30, 2009.&lt;br /&gt;5.      Civic Education. Stanford Enycyclopedia of Philosophy. Available at: http://plato.stanford.edu/entries/civic-education , Accessed  April 30, 2009.&lt;br /&gt;6.      Center for Civic Education. Available at: http://&lt;a href="http://www.civiced.org/"&gt;www.civiced.org&lt;/a&gt; , Accessed  April 30, 2009.&lt;br /&gt;7.      Public Good. Wikipedia, The Free Enycyclopedia Web Site. Available at: http://en.wikipedia.org/wiki/Public_good ,  Accessed  April 30, 2009.&lt;br /&gt;8.      Public Good Project. Available at:http://&lt;a href="http://www.publicgood.org/"&gt;www.publicgood.org&lt;/a&gt; , Accessed  April 30, 2009.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1269267340034267573-484232034196003954?l=lespays.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lespays.blogspot.com/feeds/484232034196003954/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1269267340034267573&amp;postID=484232034196003954' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1269267340034267573/posts/default/484232034196003954'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1269267340034267573/posts/default/484232034196003954'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lespays.blogspot.com/2009/10/importance-of-early-childhood-peace-and.html' title='The Importance of Early Childhood Peace and Civic Education to Prevent Juvenile Offense Cases'/><author><name>Ayşegül Yarpuzlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13013720820540650753</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_gldEIxpaN6s/Syobw1kiNqI/AAAAAAAAAAM/LWaQEPQKNe4/S220/IMG00056-20091210-1454.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1269267340034267573.post-6645712200571496746</id><published>2009-10-10T23:54:00.000-07:00</published><updated>2009-10-10T23:55:29.143-07:00</updated><title type='text'>Shariah, Moralism and Violence Against Women</title><content type='html'>‘Family violence/gender-based violence/violence against women’ has been a topic of growing concern taking minutes from the European agenda as the rest of the world.&lt;br /&gt;            There are increasing number of research reports, also appearing in health and women’s studies journals focusing; the etiology, consequences and measures to be taken, individially, by the society and governmentally both at the community and international grounds with emphasis on education, health and the criminal justice sectors supported by international organizations and agencies and locally implemented by non-governmental actors with input from the academic community (1).&lt;br /&gt;            The Daphne II project had been finalized in 2007 and on June 20, 2007, the European Parliament and the council adopted Decision No. 779/2007/EC establishing, for the period 2007-2013, a specific programme to prevent and combat violence against children, young people and women and to protect victims and groups at risk (Daphne III programme) (2) as part of the General Programme ‘Fundamental Rights and Justice’. Within the framework of Daphne III programme, the Commission has launched two calls for proposals among which the intent is to co-finance specific transnational projects and functions of NGOs.&lt;br /&gt;            Violence against women is a pathology of patriarchal dominance and it should be noted that it seems to be a common practice to punish girls and women due by limitations to their freedom and rights recently especially in countries where Islamic ‘shariah’ strives to conquer the rule of law. There are cases of ‘honor killings’ in countries as Afghanistan, Pakistan, Indonesia, Somali and occasionally in the Kurdish minority dominated secular Turkish in-borders.&lt;br /&gt;            Especially, Pakistan, even being up to the fact that, the public previously elected a woman prime-minister though may be contemplated to her familial inheriatance in politics, even though she ended up, being assasinated by conservative political rivals and as a country of official State Islam, gliding between military secularism and shariah is continiously under tension by its geo-political orientation in relation to post-communist Middle Asia and the effect of religion on culture (3).&lt;br /&gt;            According to Mawdudi (4) , who is among the famous Islamic ulema of ‘The Revivalists’;&lt;br /&gt;‘....There is a fine psychological distinction between women looking at men and men looking at women. The man is by nature aggressive, If a thing appeals to him, he is urged from within to acquire it, on the other hand, the woman’s nature is one of inhibition and escape. Unless, her nature is totally corrupted, she can never become aggressive, bold or fearless. What is prohibited is for women to sit in the same gathering together with men and stare at them, or look at them in the same manner which may lead to evil results....’&lt;br /&gt;            There are several other verses in Kur’an that support social inhibition and self-expression of women even though some  modern interpreters claim that the look of Kur’an to women needs to be updated and integrated to the modern society in a time-fashioned way.&lt;br /&gt;            Obviously, there is are increasing crowds of Muslim communities arriving as labourers, immigrants and even refugees in Europe finally settling and living in the multi-cultural, multi-ethnic neighbourhoods. The cultural clushes arising from time to time in these communities when they stay reluctant to accept the values and integrate into the liberal European society is usually due to identity crises experienced by these ‘others’.&lt;br /&gt;            The ‘women’s rights movements’ of the 60’s also named as ‘feminism’ rooting back from the timeline of events that lie between 1848-1920, has brought women, as a subject of labour life, societal life and as a sexual partner up into attention. In 1998, the 150th anniversary of the ‘women’s rights movements’ had been celebrated with participation from all sects of societies. However, it is a fact that for the Islamic Globe; the rights of women as equals to men has to be rediscussed over and over to start an inner revolt from younger generations such as what had happened during the ‘Women Driver’s Revolt’ in Saudi Arabia in 2005 (5).&lt;br /&gt;            The European Union collaborates with and supports the researchers of third countries in some of its actions. In most of the calls, there is usually no restriction to including partners from third countries to work together in proposed project actions to reform the global community of the future.&lt;br /&gt;            I believe; Daphne III may serve as a long looked for opportunity to recruit partners from Islamic countries at risk of cultural oppression for women with conceptual confusions and conflicts on the universal consensus of equality and justice due to cultural and political clashes.&lt;br /&gt;            So let us all take this opportunity to shake hands with our academic or NGO to be partners especially from the Health community to submit to the Commission for the rights of those who are unequal at certain ends or otherwise; more psychiatrists will be kept busy to further sedate depressed, oppressed and repressed female individuals.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;References:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.who.int/gender/documents/MDGs&amp;amp;VAWSept05.pdf"&gt;http://www.who.int/gender/documents/MDGs&amp;amp;VAWSept05.pdf&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://ec.europa.eu/justice_home/funding/daphne3/funding_daphne3_en.htm"&gt;http://ec.europa.eu/justice_home/funding/daphne3/funding_daphne3_en.htm&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.nytimes.com/2007/12/29/world/asia/29pakistan.html"&gt;http://www.nytimes.com/2007/12/29/world/asia/29pakistan.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Sayyid_Abul_Ala_Maududi"&gt;http://en.wikipedia.org/wiki/Sayyid_Abul_Ala_Maududi&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://news.bbc.co.uk/2/hi/middle_east/4089332.stm"&gt;http://news.bbc.co.uk/2/hi/middle_east/4089332.stm&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1269267340034267573-6645712200571496746?l=lespays.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lespays.blogspot.com/feeds/6645712200571496746/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1269267340034267573&amp;postID=6645712200571496746' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1269267340034267573/posts/default/6645712200571496746'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1269267340034267573/posts/default/6645712200571496746'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lespays.blogspot.com/2009/10/shariah-moralism-and-violence-against.html' title='Shariah, Moralism and Violence Against Women'/><author><name>Ayşegül Yarpuzlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13013720820540650753</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_gldEIxpaN6s/Syobw1kiNqI/AAAAAAAAAAM/LWaQEPQKNe4/S220/IMG00056-20091210-1454.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1269267340034267573.post-3134114826247095350</id><published>2009-10-10T23:53:00.000-07:00</published><updated>2009-10-10T23:54:07.695-07:00</updated><title type='text'>Reconsidering Darfur Conflict As A Case Study for Complex Emergencies with Public Health Impact</title><content type='html'>Reconsidering Darfur Conflict As A Case Study for Complex Emergencies with Public Health Impact&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The Darfur conflict has reached its 6th year since its onset in February, 2003 with 450,000 people killed and 3,000,000 displaced. 1,2  Even though there is still contraversy over whether the conflict involves genocide or not 3-5, the emergency situation is believed to have arisen as a result of combination of decades of drought, desertification and overpopulation with nomads aatacking farming comunities in searches for water and fertile lands. The spreading ethnic violence and doubts of genocide brought an international response where United Nations (UN) and the International Criminal Court (ICC) are taking part. In a recent press conference the UN Secretary General Ban-Ki Moon declared that, the solution to the Darfur conflict lies in the remediation plans which involve cease fire, a multilateral peace agreement and development assistance in addition to the humanitarian assistance currently being supplied 6.&lt;br /&gt;On making a reference search, it will be found that, several reports have been sent from the region since the onset of the conflict concerning deteriorating health and humanitarian situation . 7-11 On this review, the foreseen approach to this public health and humanitarian emergency will be reviewed as a case study for similar situations that may arise in other parts of the world in the future as a result of changing climate which may further cause civil wars, famines, disasters and even genocides and wars 12.&lt;br /&gt;The conflict related disasters, or complex emergencies are the result of interrelated social, economic and political problems and almost always involve armed confrontation. In these increasingly common and often prolonged disasters, there is typically extensive destruction of social and public infrastructure, large scale population displacement, epidemic disease and food shortages.&lt;br /&gt;International humanitarian law in many conflicts today is unknown or disregarded and human rights abuses are common. As a result, in some disasters, violence may be direct and the primary cause of morbidity and mortality especially in cases of ethnic cleansing.&lt;br /&gt;Areas needing increased focus in complex emergencies are mental health, women’s health issues and coping with chronic medical conditions.&lt;br /&gt;There are multitude of technical and logistical issues involved in providing life sustaining services to large populations. However, it should be noted that, events may not progress in a linear fashion but rather, public health needs often evolve substantially. For example; priorities for refugees who have just arrived in a location –usually, shelter, food, water, basic medical care- are different fom what this population may need a few months after camp has been established, such as family planning, medical care for more chronic problems and rehabilitation.&lt;br /&gt;Because complex emergencies are the result of many years of deeply rooted social problems, effectively dealing with them requires the relief efforts to be closely integrated with political, social, economic, military, cultural and other activities.&lt;br /&gt;Let us start reviewing the Darfur case with the situation of forcibly and internally displaced people (IDPs) 13-20.Sometimes it is said that, the displaced people within countries have less access to resources and services supported by the international community and are usually at higher risk of violence perpetrated by the state or other powerful actors than those that have been displaced accross borders until they reach an established IDP camp to be offered usually by international organizations. There, although refugess numbers are typically assessed in order to plan and provide relief, relatively little attention may be devoted to developing the most appropriate methods for establishing the precise composition of refugees and IDP populations whether in terms of age, sex, religion, local geographic origin or ethnicity. This imposes constraints given the differing needs and roles of groups within populations and make it easier for the more complex issues of dealing with gender, equity and ongoing intergroup rivalry. During the placement of IDP’s in small settlements, the most outstanding issues of concern are shelter and environment. Ideally, the size of camps should be limited to 20,000 residents for reasons of security and ease of administration. Such camps for the purpose of service delivery should be further divided into sections of 5,000 persons. The covered area provided per person should be 3.5-4.5 m2 and in warm and humid climates shelters should have optimal ventilation and protection from sunlight. When refugee camps are unavoidable proximity to safe water services need to be recognized. Minimum standart for water quantity is 15 lt. of clean water per person per day. 21 Adequate sanitation is also essential element in diarrheal disease prevention and critical component of relief program. The quantity and quality of food rations is one of the most critical determinants of health outcomes in emergency affected populations. General food rations should contain at least 2,100 kcal of energy per person per day as well as the other nutrients.&lt;br /&gt;As in other cases the main health problems faced at the IDP camps in Darfur/Sudan were reported as; basic health, women’s health, mental health 11,22, maternal and child health and  nutrition. 23-25 &lt;br /&gt;It is important to note that, the number of agencies operating in these complex settings is estimated by several hundreds with several thousands of foreign medical personnel working under media, intergovernmental and humanitarian responses. On the other hand, new NGOs established in response to specific conflict may be short-lived, inexperienced and unable to cope with the challenges they face in providing services in complex political environments. Ensuring one does more good than harm must underlie all interventions.&lt;br /&gt;The direct public health impact of war may be subdivided to the broad headings of morbidity, mortality, disability in addition to physical impacts, sexual violence and human rights abuses.&lt;br /&gt;As in the case of Darfur conflict  26-28 , measuring the hidden costs of conflict is complex in post-conflict emergencies for a variety of reasons that include methodological and theoretical shortcomings, inconsistencies in definitions and terms, restricted access to areas of conflict and sources of information, the rapid evolution of many emergencies, political manipulation of data, resource constraints and the hidden or indirect nature of impact. Many countries lack reliable health information and vital registration systems, the absence of which increases the dificulties of determining the conflict-associated costs in terms of morbidity, mortality and disability. Furthermore, complex emergencies (CEs) may themselves seriously disrupt surveillance and information systems. To be useful, surveillance systems must be relevant, where time and resources are frequently in short supply. Trends in content of Health Information Systems in CEs involve the crude mortality remaining as an important feature of surveillance throughout the emergency phase and beyond. Health information systems should collect morbidity data on commonly occuring diseases and on diseases of epidemic potential. In addition, at least two health programs, treatment of malnutrition and vaccination need to be regularlarly monitored.&lt;br /&gt;The numbers of war disabled and their types of disability are not well known as only a few countries have attempted censuses of war-related disability. There are tens of thousands of civilians, including children, who had limbs hacked off by attackers.&lt;br /&gt;Rape is increasingly recognized as a feature of internal wars but has been present in many different types of conflicts. In some conflicts, rape has been systematically used as an attempt to undermine opposing groups. Rape, sexual violence and exploitation may also be widespread in refugee camps although the extent of their recognition is limited and widely varying estimates of the number of victims have been reported. In addition to long lasting mental health disorders, rapes have resulted in transmission of Human Immunodeficiency Virus (HIV) as well as other sexually transmitted infections (STIs).&lt;br /&gt;War predisposes to STI and HIV transmission in various ways such as the following;&lt;br /&gt;-         widespread population movement&lt;br /&gt;-         increased crowding&lt;br /&gt;-         seperation of women from partners who normally provide a degree of protection&lt;br /&gt;-         abuses and sexual demands by military personnel and others in positions of power&lt;br /&gt;-         weakened social structures, thereby reducing inhibitions on aggressive behaviour and violence against women&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aside from these additional exposures, access to barrier contraceptives, to treatment of STIs, to the prerequisites for maintaining personel hygiene and to health promotion advice are all compromised in conflict situations.&lt;br /&gt;Women who are on their own may find it more difficult to assure their safety and that of their children and become targets of violence from the opposing army, the armed forces within the country to which they have fled and sometimes from their own community.&lt;br /&gt;Women’s utilization of health care fascilities may be severely reduced if males dominate service provision.&lt;br /&gt;Unfortunately, there are many occasions in which rape and violence against women was reported from Darfur since the onset of the conflict. 22-29 &lt;br /&gt;Coming to the issues of human rights; Article 25 of the Universal Declaration of Human Rights proclaimed by resolution 217 A (III) of the United Nations General assembly on 10 December 1948, states clearly that ‘everyone has right to a standart of living adequate for the health and well-being of himself and his family including food, clothing, housing and medical care’. In times of war, this declaration and other laws, covenants, declarations and teaties that constitute the body of human rights law are complemented with international humanitarian law. The latter is a set of rules aimed at limiting violence and protecting te fundamental rights of the individual in times of armed conflict. These rules are intended to govern the conduct of war by banning the use of certain weapons and by minimizing the effects of armed conflicts whether international or internal, on non-combatants. The protection of the rights of non-combatants in wartime is based primarily on the Geneva Conventions of 1949 30,31 and the two Additional Protocols of 1977. Yet, despite the existence of both of these bodies of international law, CEs are consistently associated with serious infringements of the dignity of individuals and more specifically with a major impact on the health status of affected individuals and populations.&lt;br /&gt;General practices that can be considered to be clear violations of international humanitarian law include the international targeting of civilian non-combatants, medical personnel and civilian health fascilities. Protection is also conferred upon prisoners of war, wounded and ill combatants and military medical installations.&lt;br /&gt;The consequences of wartime human rights violations can be enduring. The physical and psychological consequences of bodily harm to individuals do not end with the cessation of hostilities. Most societies require years of reconstruction and redevelopment in order to restore viable and effective health systems to serve the surviving populations.&lt;br /&gt;Although violations in human rights law and international humanitarian law are crimes, the legal system for punishing the perpetators and compensating the victims are grossly inadequate.&lt;br /&gt;Reporting and responding to reports of human rights violations pose major problems as few of the agencies and individuals are trained in the recognition of human rights violations or know where and how to report them.&lt;br /&gt;Massive Abuses of Human Rights and International Humanitarian Law in Darfur have been reported in many occasions. 31,32&lt;br /&gt;Coming to the indirect public health impact of civil conflict; as a consequence of armed conflict, there is usually a phased evolution of public health effects as a country or region moves from political disturbances, economic deterioration and civil strife through armed conflict, population migration, food shorges and collapse of governance and physical infrastructure.&lt;br /&gt;As political disturbances evolve in a country, there is generally a significant effect on national and local economies. In some cases, an economical crisis may initiate political turmoil where there have been underlying tensions between political factions, ethnic and religious groups or disadvantaged geographic areas. Under such scenarios, in low-income countries, one of the first health effects is undernutrition in vulnerable groups caused by food scarcity. 33 This has been the case in Darfur. 34-36 Local farmers do not plant crops due to uncertainty. The cost of seeds and fertilizers increase. The government agricultural extension services may be disrupted and distribution and marketing systems are adversely affected.&lt;br /&gt;In full scale armed conflict, the fighting may damage irrigation systems, crops may be intentionally destroyed, distribution systems may be collapsed and widespread theft and looting of food stores might have occurred.&lt;br /&gt;When food aid programs are established, there may be inequitable distribution. The resulting food shortages may cause prolonged hunger and eventually drive families from their homes in search of relief.&lt;br /&gt;Another issue of concern is the destruction of public utilities. Wars often involve the intentional or accidental destruction of public utilities, such as water and sewage systems, electricity sources and distribution grids and fuel supplies. Lack of electricity adversely affects urban health services, in particular, hospital and clinic curative services. During a conflict hospital generators are often able to supply only operating rooms and emergency rooms thus further promoting concentration on services in the area of trauma management. Sanctions and blockades have similar effect on public utilities without physical destruction. As such, aid expulsions have left a huge gap in Darfur's health services 37-39.&lt;br /&gt;The impact of conflict on health fascilities and services depends on their prior availibility, distribution and utilization patterns. Utilization is determined by geographic, economic and social access all of which may be disrupted in CEs.&lt;br /&gt;Conflict may seriously disrupt links between services operating at different levels. Referrals will be disrupted by logistical and communication constraints as well as physical and military barriers to access.&lt;br /&gt;Health services may be affected in a variety of ways. For example; systems within conflict areas may shift away from primary to communit based care to secondary-hospital based services emphasizng care and rehabilitation for war injuries in directly desemphasizing longer term health development and community baed activities including those focusing on disease control. Direct targeting of clinics, hospitals and ambulances may be against international humanitarian law but has frequently been experienced in latter-day conflicts. Access to medicines and supplies is typically disrupted during conflicts. Additionally, drug donations if poorly coordinated and standardized may lead to large number of expired and inappropriate drugs being off-landed in countries experiencing CEs.&lt;br /&gt;In addition to the health budgetary impact of war, the human resources of home health workforce due to injury, killing, kidnapping and exodus may be under risk. In many cases, community leaders and social structures are also targeted and local systems of democracy and accountability are also seriously disrupted and involvement in community affairs discouraged. Violent political conflict undrmines the capacity to make decisions rationally and accountably with wide range of actors operating and the confused lines of accontability. The policy frame work within which providers and purchasers of health services operate may be compromised or non-existent, leading to inability to control and coordinate services e avenues for provision.&lt;br /&gt;During conflicts, due to scarcity of resources and governmental difficulties in accessing populations under the control of insurgence, NGOs usually fill part of the vacuum left by public sector. Health related peace building initiatives may provide avenues for reconnecting people and social structures, lives and livelihoods.&lt;br /&gt;In developing appropriate responses to disruption of normal health care service activity, response by at least three different sets of services will have impact.&lt;br /&gt;-         Services provision in the country affected by the CEs&lt;br /&gt;-         Services provision in countries to which refugees have fled&lt;br /&gt;-         Services provision by multilateral agencies and NGOs&lt;br /&gt;Additionally, in refuge and displaced person settings, the selection  and training of refugee health workers has been considered as one key mechanisms by which health programs can work more closely with affected communities.&lt;br /&gt;The major reported causes of death among refugees and displaced populations have been diarrheal diseases, measles, acute respiratory infections, malaria and exacerbated hig rates of malnutrition. These diseases consistently account for between 60-95% of all reported cases.&lt;br /&gt;So, the refugee health workers will be kept busy;&lt;br /&gt;-         identifying sick and malnourished community members and assisting them in obtaining assistance,&lt;br /&gt;-         collecting and reporting demographic data such as births and deaths,&lt;br /&gt;-         providing first aid and basic primary care such as oral rehydration for children with diarrhea,&lt;br /&gt;-         assisting in mass vaccination campaigns and disease contol programs,&lt;br /&gt;-         ensuring that the needs and perspectives of refugees taken on board in development of health programs.&lt;br /&gt;Specific approaches to women’s and children’s health care services, reproductive health including initial service packages and post emergency reprouctive health programs, communicable disease control in the cases of measles, diarrhea, malaria, menengitis and tuberculosis may be reviewed elsewhere. 40&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;As a conclusion; the prevention of post-conflict health and humanitarian deterioration is primarily the prevention of the conflicts that cause them. Te task is largely political. In general, even though the international community has had little success in resolving internal conflicts, efforts to prevent and mitigate their impacts on populations must rely on accurate and timely information to be effective. Given the enormous cost of military intervention and major relief and rehabilitation programs, it is surprising that so little has been invested and early warning, emergency detection, preparedness and mitigation projects. The vast and complex array of organizations involved in the varios stages of humanitarian emegency preparedness and responses reflect the complexity of the international community itsels. It is hard to imagine any other situation that attracts such a range of players: heads of states, diplomats, bilateral foreign assistance agencies, UN, political, social, economic and technical organizations, military forces, and a broad variety of non-governmental organizations including number of commercial interests.&lt;br /&gt;As in Darfur, all humanitarian organizations need to be active to rehabilitate, repatriate and assist the recovery of those humanitarian situations with specific concern on public health. The consequences are wide ranging and their effects on populations are long lasting. Knowledge and experience from many health disciplines is needed for effective response. Such skills include epidemiology, community health and primary care, environmental science, communicable diseases control and international health. Research is needed to develop standarized and valid assessment tools, reliable surveillance programs, low technology environmental health interventions and more effective intervention strategies.&lt;br /&gt;Unfortunately, the reality today is that of many relief workers in health sector, thoug well-intentioned are often recruited and deployed on short notice with little public health preparation and training. Schools of public health must continue to expand their training in the emergency skills that practitioners will need to deal with the public ealth needs of post-conflict populations if we are to meet the challenges as in Darfur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;References:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1  War in Darfur. Wikipedia, The Free Enycyclopedia Website. Available at: en.wikipedia.org/wiki/Darfur_conflict , Accessed on May 6, 2009&lt;br /&gt;2 Crisis in Darfur, International Crisis Group Website. Available at: &lt;a href="http://www.crisisgroup.org/home/index.cfm?id=3060"&gt;http://www.crisisgroup.org/home/index.cfm?id=3060&lt;/a&gt; , Accessed on May 6, 2009&lt;br /&gt;3 &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=hXdWDM4fmRY"&gt;www.youtube.com/watch?v=hXdWDM4fmRY&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;4 Testimonies of the Darfur Genocide collected by Project i-ACT , Google Video Website. Available at: video.google.com/videoplay?docid=-6773524867301685560 , Accessed on May 6, 2009&lt;br /&gt;5 UN actions to end Darfur ‘genocide’ too little, too late – Saint Vincent leader. UN News Center Website. Available at: &lt;a href="http://www.un.org/apps/news/story.asp?NewsID=24063&amp;amp;Cr=general&amp;amp;Cr1=debate"&gt;www.un.org/apps/news/story.asp?NewsID=24063&amp;amp;Cr=general&amp;amp;Cr1=debate&lt;/a&gt; , Accessed on May 6, 2009&lt;br /&gt;6Darfur at the crossroads, says Ban Ki-moon as he calls for comprehensive solution. UN News Center Website. Available at: &lt;a href="http://www.wwan.cn/apps/news/story.asp?NewsID=22243&amp;amp;Cr=sudan&amp;amp;Cr1"&gt;http://www.wwan.cn/apps/news/story.asp?NewsID=22243&amp;amp;Cr=sudan&amp;amp;Cr1&lt;/a&gt;= , Accessed on May 6, 2009&lt;br /&gt;7Kim G, Torbay R, and Lawry L. (2007) Basic Health, Women’s Health, and Mental Health Among Internally Displaced Persons in Nyala Province, South Darfur, Sudan. Am J Public Health. 97: 353–361&lt;br /&gt;8Silversides A (2007).Poverty and human development: The North “like Darfur”.CMAJ. 177: 1013–1014.&lt;br /&gt;9Moszynski P. (2005a) Situation in Darfur is deteriorating, Red Cross warns.BMJ. 2005 330: 382.&lt;br /&gt;10Moszynski P. (2006) Relief worker killed as conflict in Darfur spreads to neighbours.BMJ. 333: 1140.&lt;br /&gt;11Thomas ONTand Ron J. (2007) Public health, conflict and human rights: toward a collaborative research agenda.Confl Health. 1: 11.,&lt;br /&gt;12List of Ongoing Conflicts. Wikipedia The Free Enycyclopdia Website. Available at: &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Ongoing_wars"&gt;http://en.wikipedia.org/wiki/Ongoing_wars&lt;/a&gt; , Accessed on May 6, 2009&lt;br /&gt;13Health Situation in Darfur Sudan. World Health Organization Website. Available at: &lt;a href="http://www.who.int/features/darfur/en/"&gt;www.who.int/features/darfur/en/&lt;/a&gt; , , Accessed on May 6, 2009&lt;br /&gt;14Monitoring Internal Displacement Worldwide. Global IDP Project Website. Available at: &lt;a href="http://www.idpproject.org/"&gt;http://www.idpproject.org/&lt;/a&gt; , Accessed on May 6, 2009&lt;br /&gt;15Darfur Crisis. Care Website. Available at: &lt;a href="http://www.care.org/careswork/emergencies/sudan/"&gt;http://www.care.org/careswork/emergencies/sudan/&lt;/a&gt; , Accessed on May 6, 2009&lt;br /&gt;16Darfur IDPs.Voices from the desert. World Food Programme Website. Available at: &lt;a href="http://www.wfp.org/stories/darfur-idps-voices-desert"&gt;http://www.wfp.org/stories/darfur-idps-voices-desert&lt;/a&gt; , Accessed on May 6, 2009&lt;br /&gt;17&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=NFFy_hN7qVs"&gt;www.youtube.com/watch?v=NFFy_hN7qVs&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;18Darfur IDP Camps. GHETS Website. Available at: &lt;a href="http://www.ghets.org/index.php/2008/01/03/darfur-idps-camps/"&gt;www.ghets.org/index.php/2008/01/03/darfur-idps-camps/&lt;/a&gt; , Accessed on May 6, 2009&lt;br /&gt;19Darfur Overview. UNICEF Website. Available at: &lt;a href="http://www.unicef.org/infobycountry/sudan_darfuroverview.html"&gt;www.unicef.org/infobycountry/sudan_darfuroverview.html&lt;/a&gt; , Accessed on May 6, 2009&lt;br /&gt;20Primary Health Coverage in Darfur IDP Camps, March 2005. Available at: &lt;a href="http://www.emro.who.int/sudan/pdf/HFCOVDarfcamp130305web.pdf"&gt;http://www.emro.who.int/sudan/pdf/HFCOVDarfcamp130305web.pdf&lt;/a&gt; , Accessed on May 6, 2009&lt;br /&gt;21Shelter Site Planning. Learn More About Shelter Website. Available at: &lt;a href="http://www.webpal.org/a_reconstruction/immediate/medical/refugee_camp.htm"&gt;http://www.webpal.org/a_reconstruction/immediate/medical/refugee_camp.htm&lt;/a&gt; , Accessed on May 6, 2009&lt;br /&gt;22Moszynski P. (2004a) Rape victims in Sudan face life of stigma, says report.BMJ. 329:251.&lt;br /&gt;23O'Hare BAMand Southall DP. (2007) First do no harm: the impact of recent armed conflict on maternal and child health in Sub-Saharan Africa.J R Soc Med. 100: 564–570&lt;br /&gt;24 Degomme O and Guha-Sapir D. (2007) Mortality and nutrition surveys by Non-Governmental organisations. Perspectives from the CE-DAT database.Emerg Themes Epidemiol. 4: 11.&lt;br /&gt;25 Prudhon C and Spiegel PB. (2007) A review of methodology and analysis of nutrition and mortality surveys conducted in humanitarian emergencies from October 1993 to April 2004.Emerg Themes Epidemiol. 4: 10.&lt;br /&gt;26 Mills EJ, Checchi F, Orbinski JJ, Schull MJ, Burkle FM, Beyrer C, Cooper C, Hardy C, Singh S, Garfield R, Woodruff BA, and Guyatt GH. (2008) Users' guides to the medical literature: how to use an article about mortality in a humanitarian emergency.Confl Health. 2: 9.&lt;br /&gt;27 Checchi F and Roberts L. (2008) Documenting Mortality in Crises: What Keeps Us from Doing Better.PLoS Med. 5: e146.&lt;br /&gt;28 Working Group for Mortality Estimation in Emergencies. (2007) Wanted: studies on mortality estimation methods for humanitarian emergencies, suggestions for future research .Emerg Themes Epidemiol.; 4: 9.&lt;br /&gt;29 Moszynski P. (2005b) Women and girls are still victims of violence in Darfur.BMJ. 331: 654.&lt;br /&gt;30Emergency Relief Program. Guiding Principles and Service Standarts. Available at: &lt;a href="http://www.wacoss.org.au/images/assets/er_pd2008/er_checklist_2.pdf"&gt;http://www.wacoss.org.au/images/assets/er_pd2008/er_checklist_2.pdf&lt;/a&gt; , Accessed on May 6, 2009&lt;br /&gt;31International Humanitarian Law. ICRC Website. Available at: &lt;a href="http://www.icrc.org/Eng/ihl"&gt;www.icrc.org/Eng/ihl&lt;/a&gt;, Accessed on May 6, 2009&lt;br /&gt;32IHL Resource Page: Darfur. Program on Humanitarian Policy and Conflict Research, Harvard UniversityInternational Humanitarian Law Research Initiative. Available at: ihl.ihlresearch.org , Accessed on May 6, 2009&lt;br /&gt;33 Moszynski P (2004b) .Malnutrition reaches alarming level in Darfur, Sudan.BMJ. 328: 664.&lt;br /&gt;34Sudan: Massive Abuses of Human Rights and International Humanitarian Law in Darfur. Available at: &lt;a href="http://www.sudan.net/news/press/postedr/256.shtml"&gt;www.sudan.net/news/press/postedr/256.shtml&lt;/a&gt; , Accessed on May 6, 2009&lt;br /&gt;35UNICEF Darfur Nutrition Update March-April 2006. Available at: &lt;a href="http://www.unicef.org/infobycountry/files/DarfurNutUpdateMarchApril06.pdf"&gt;www.unicef.org/infobycountry/files/DarfurNutUpdateMarchApril06.pdf&lt;/a&gt; , Accessed on May 6, 2009&lt;br /&gt;36UNICEF Darfur Nutrition Update Nov/Dec 2008. ReliefWeb Website. Available at: &lt;a href="http://www.reliefweb.int/rw/rwb.nsf/db900SID/EGUA-7PRNR5?OpenDocument"&gt;www.reliefweb.int/rw/rwb.nsf/db900SID/EGUA-7PRNR5?OpenDocument&lt;/a&gt; , Accessed on May 6, 2009&lt;br /&gt;37&lt;a href="http://www.thelancet.com/search/results?fieldName=Authors&amp;amp;searchTerm=Wairagala+Wakabi"&gt;Wairagala Wakabi&lt;/a&gt; , Aid expulsions leave huge gap in Darfur's health services. The Lancet Website. Available at: &lt;a href="http://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140-6736(09)60633-4/fulltext"&gt;www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140-6736(09)60633-4/fulltext&lt;/a&gt; , Accessed on May 6, 2009&lt;br /&gt;38Reviving Darfur’s Neglected Health System. Act International Website. Available at: &lt;a href="http://www.act-intl.org/news.php?uid=64"&gt;www.act-intl.org/news.php?uid=64&lt;/a&gt; , Accessed on May 6, 2009&lt;br /&gt;39Aid expulsions leave huge gap in Darfur's health services.Find-Health-Articles.com Website. Available at: &lt;a href="http://www.find-health-articles.com/rec_pub_19338069-aid-expulsions-leave-huge-gap-darfur-s-health-services.htm"&gt;www.find-health-articles.com/rec_pub_19338069-aid-expulsions-leave-huge-gap-darfur-s-health-services.htm&lt;/a&gt; , , Accessed on May 6, 2009&lt;br /&gt;40 Toole MJ, Waldman RJ and Zwi A. Complex Emergencies. In: International Public Health. Diseases, Programs, and Policies. (2nd Edn. ) (Eds. M.H Herson, R.E Black, A.J. Mills) Jones and Bartlett Publishers, Sudbury, Massachusetts, 2006, pp. 445-513&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1269267340034267573-3134114826247095350?l=lespays.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lespays.blogspot.com/feeds/3134114826247095350/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1269267340034267573&amp;postID=3134114826247095350' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1269267340034267573/posts/default/3134114826247095350'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1269267340034267573/posts/default/3134114826247095350'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lespays.blogspot.com/2009/10/reconsidering-darfur-conflict-as-case.html' title='Reconsidering Darfur Conflict As A Case Study for Complex Emergencies with Public Health Impact'/><author><name>Ayşegül Yarpuzlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13013720820540650753</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_gldEIxpaN6s/Syobw1kiNqI/AAAAAAAAAAM/LWaQEPQKNe4/S220/IMG00056-20091210-1454.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1269267340034267573.post-8569205072494861720</id><published>2009-10-10T23:51:00.000-07:00</published><updated>2009-10-10T23:52:29.567-07:00</updated><title type='text'>Post-Komünist Dönem Avrupa İntegrasyonun Eşiğinde, Sağlık Sistemlerinde Daha Çok Liberalleşmeden Neden Hala Korkuyoruz ?</title><content type='html'>Özet&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1999 yılında Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana, Türk Sağlık Sistemi de, bu çöküş sonrasında, eski Doğu Bloku ve Avrasya halklarında gelişen ve yenileşen ideolojik yapıya ve politik ekonomiye karşı duyulan anlamazlık, red ve tepkisellik etkisiyle ve uluslar arası literatürü besleyen sosyalist yazarlardan esinlenerek, neo-liberalizm adı verilen bir düşman yarattı. Bu makale, liberal olarak tanımlanabilecek bir sağlık sisteminin gerçekte ne olduğunu, tartışmanın başlatıldığı 1980’li askeri darbe sonrası Özal’lı yıllardan otuz yıl sonra, yeniden ele alarak, literatürde fazla bir kaynak bulunmamasına rağmen, özgün yorumlarla, bu fikre sempati ya da merak duyan okuyuculara açıklamak amacıyla yazılmış bir denemedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anahtar Sözcükler: Sağlık Politikası, Ekonomi Politikası, Liberalizm&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1999 yılında Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana, Türk Sağlık Sistemi de, bu çöküş sonrasında, eski Doğu Bloku ve Avrasya halklarında gelişen ve yenileşen ideolojik yapıya ve politik ekonomiye karşı duyulan anlamazlık, red ve tepkisellik etkisiyle ve uluslar arası literatürü besleyen sosyalist yazarlardan esinlenerek, neo-liberalizm adı verilen bir düşman yarattı (1).&lt;br /&gt;Güney Amerika’nın ABD karşıtı komünist liderlerinin bile yumuşadığı bir dönemde, küreselleşme, liberalleşme, ABD, AB ve IMF karşıtı bu anti-emperyalist adı verilen ulusal eğilimli politikalarla, toplumu hareketlendiren muhalif guruplar ve hakim sivil toplum örgütleri, sağlık sistemindeki liberalleşme eğilimlerine yoğun eleştiriler yönelttiler. Bu süreçte, özgür girişimciliği, yenilikçiliği ve kaliteyi seçme hakkını savunanlar kavramlar arasındaki fark gözetilmeksizin, sermaye uşağı, neo-con, AKP’li hatta Fethullahçı olmakla damgalanarak suçlandılar.&lt;br /&gt;Bu makale, liberal olarak tanımlanabilecek bir sağlık sisteminin gerçekte ne olduğunu, tartışmanın başlatıldığı 1980’li askeri darbe sonrası Özal’lı yıllardan otuz yıl sonra, yeniden ele alarak, literatürde fazla bir kaynak bulunmamasına rağmen, özgün yorumlarla, bu fikre sempati ya da merak duyan okuyuculara açıklamak amacıyla yazılmış bir denemedir.&lt;br /&gt;Politika teorisine göre, liberalizm, ekonomik alanda serbest rekabet ve devletin ekonomiye müdahalesinin asgariye indirilmesini ilke edinen bir politik sistemdir. ‘Ferdin kendi kendine yön verebileceği’ prensibi üzerine kurulu bu serbestlik sisteminin amaçları; fertleri hürriyete kavuşturmak, temel hak ve hürriyetleri korumak, ferdi ve toplumsal girişimciliği artırarak, topluma canlılık kazandırmaktır. Liberalleştirme tanımı içine, ithalatın serbest bırakılması, ithalat ve ihracat üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması prensipleri de dahil edilir. Böylece, korumacılıktan vazgeçilmesi ve serbest rekabet ortamında, küresel mal ve hizmetlerin serbest dolaşabilirliği esas alınmaktadır (2).&lt;br /&gt;Liberal ekonomiye gelince, 18. yüzyılda, İngiltere ve Fransa’da gelişen ve 19. yüzyılda toplumsal düzenin temel ilkelerini oluşturarak, batı etkisine giren ülkelerde özellikle aydınlarca benimsenen, insanın akılcı düşünme kabiliyeti ve kendisi için en yararlı olanı seçip, tüm toplumu doğal bir denge durumuna götürebileceğini varsayarak, devletin ekonomik yaşama el atmasına karşı çıkan ve onun işlevini ekonomik ve toplumsal ilişkilerin olduğu gibi korunmasına gözcülükle sınırlayan, bireysel sermayenin rekabetçi dönemine denk düşen toplumsal ekonomik doktrin olarak tanımlanabilir. Buna ters konumdaki korumacılık ya da himayecilik ise; devletin serbest dış ticarete müdahale ederek, yerli üreticiyi korumak için izlediği politika ve ithalat üzerine yüksek gümrük koyarak yerli sanayii koruma eğilimidir.&lt;br /&gt;Aslına bakılırsa, sivil toplumun ekonomik düzen modeli, piyasa ekonomisidir. Serbest piyasa ekonomisi kavramı yerine, sıklıkla kullanılan kapitalizm, uzun yıllar kavram olarak aşağılanmış ve haksız eleştirilere uğramıştır. Gerçek liberal ekonomik düzen, rekabetçi, fırsatçı piyasa ekonomisinin yanındadır. Rekabet ve yenilikçi fırsat ekonomisi, piyasanın en temel kurumlarından biridir (3) .&lt;br /&gt;Liberal ekonomik düzenin temel ilkeleri, özgürlük ( bilimsel ve bireysel), rekabet, özel mülkiyet, miras, veraset ve sınırlı devlettir. Liberal ekonomik düzende mülkiyete dokunulamaz ve kutsal bir hak olarak kabul edilir. İnsan hakları evrensel beyannamesinde de ikinci temel hak zaten mülkiyet hakkıdır.&lt;br /&gt;Özgürlük, bireylerin hem siyasi hem de ekonomik özgürlüklerini içerir. Özgürlük haklarımız, günümüzde de , anayasamızda belirtilmiştir ve bunun ileri bir hedefi, küresel serbest dolaşım olarak tanımlanmalıdır. Bu anlamda, kişilerin, mal ve hizmetlerin, seyahat etme ve sınır aşma özgürlüğü de vardır ve bunun ileri bir hedefiyse sınırsız bir dünyadır.&lt;br /&gt;Liberal ekonomik düzen, bireylerin ekonomik özgürlüklerini (teşebbüs özgürlüğü, tercih özgürlüğü) ve siyasi özgürlüklerini (konuşma özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, seçme ve seçilme hakkı özgürlüğü) savunur. Burada, din ve vicdan özgürlüğünden söz edilirken, belirtilmesi gereken önemli ayrım, liberallerin, dini bir kişisel vicdan meselesi olarak değerlendirme eğiliminde oldukları ve demokrat olduğunu iddia eden totaliter muhafazakarlar ve özellikle İslamcılar gibi, nihayetinde bir din devleti kurmayı hedefleyen ahlakçı ve şeriatçı düzeni özellikle kadınlara vicdani sınırlamalar getirmek için bir kaynak olarak gören düşünce tarzından farklı, ancak yine de bireysel sorumluluk kavramına dayanan bir vicdani özgürlük kavramını esas alışlarıdır.&lt;br /&gt;Liberal ekonomik düzende, işletmelerin, etkinlik, verimlilik ve karlılık ilkeleri çerçevesinde çalışmaları için rekabetin mevcut olduğu bir özel mülkiyet düzeni savunulur. Bir ekonomide, mülkiyet yapısı kadar piyasadaki rekabet yapısı da önemlidir (4) . Ticaretteki etik kavramı ise; muhafazakar değil, bilakis liberal bir kavramdır ve ölçüyü koymaya yardımcı olur. Özel mülkiyet yapısı, finansal ve reel geleceğe dönük taahhütlere dayanmakla birlikte, genel olarak kamu mülkiyetine karşı, etkinlik, verimlilik ve karlılık kriterleri açısından iyi tanımlanmış bir üstünlüğe sahiptir. İnsan, doğası itibariyle, kendi sahip olduğu mülkiyeti koruma ve geliştirme yönünde daha gayretlidir. Ancak, bu fikre yöneltilen eleştirilere yanıt, kamu mülkiyetinin söz konusu olduğu bir işletmenin de pekala başarılı olabileceğidir. Ancak, kamu mülkiyetinin yöneticileri ve çalışanları, yine de mülkiyetin asıl sahibi olmadıklarından ve bireysel risk almadıklarından, bu korumacı sistemde başarısızlık durumunda tüm varlığını ve haklarını kaybetme riskini taşıyan, özel mülkiyet sahipleri, yöneticileri ve çalışanları kadar gayretkar olmayabilirler. Mevcut küresel düzende, 17-19. yüzyıllardan başlayarak daha çok şekillenen politika teorisi akımlarının, ayrı ayrı her birinin hakim olduğu ülkeler ve bölgelerin varlığı, doğal süreci içinde, düşüşe geçen ve halk desteğini yitiren akımların alternatiflerinin seçilerek belli bir süreç için baştan denenmesini mümkün kılmaktadır.&lt;br /&gt;Geçtiğimiz günlerde yaşanan küresel ekonomik kriz ve bankacılık krizi, belki önümüzdeki seçim dönemlerinde bir çok ülkede, liberal sistemin alternatiflerinden özellikle sosyalist akım temsilcilerinin daha çok oy almasına sebep olabilecektir. Liberal özel sermayecilik, devlet düzenlemeleri ve sosyal adalet ile sosyal refah önlemleriyle birleştirilirse, eşitsizlik ve monopsoncu piyasalar toplumsal istikrarı tehdit edecek boyutlara ulaşmayacaktır. Nitekim, iki kutuplu dünya gerçeğinin yayın olduğu 1970’lerin Türkiye’sindeki işçi-işveren kavgaları, toplumu 79 askeri darbesine sürüklemiş ve kapitalist-sosyalist-ulusalcı-dinci kavgasından 2000’lerde post-modern Batı taklitçisi muhafazakarlar galip çıkmışlardır. Bu aslında, toplumsal refahın yükseltilmesinde, ve kalkınma hedeflerine ulaşmada açık fırsat ekonomisinin yeterince anlaşılamamış ve başarılamamış olmasının bir sonucudur. Burada, gerçek açık Pazar sistemine, o yıllarda bir türlü geçilememiş olması ve milli ekonominin sıkışmışlığı içinde yaşanan kıtlık psikolojisi de etkili olmuştur.&lt;br /&gt;Özel mülkiyet düzeninde rekabet yapısı da çok önemlidir. Rekabetin mevcut olduğu bir piyasa şüphesiz tekel, oligopol ve diğer aksak rekabet piyasalarına karşı üstünlüğe sahiptir.&lt;br /&gt;Ulusal sağlık sistemimiz, kısmen de olsa, rekabete daha açık bir konuma yaklaşmıştır. Konulan rekabet sınırlama kurallarıyla, özel sağlık kuruluşlarına başvuran hastalardan alınacak katılım payı kuruluşlar arasında rekabete açıktır. Böylece, daha çok hastaya, daha kaliteli hizmeti sunabilen kuruluş, katılım payı gelirlerini minimize ederek ve hastaya daha ucuz hizmet sağlamak yoluyla, fiyatlarda oluşturacağı rekabetle, piyasanın da serbest bir ortamda düzene girmesine aracı olabilmektedir.&lt;br /&gt;Rekabetin söz konusu olduğu bir özel mülkiyet düzeninde, hedef etkinlik, verimlilik ve karlılıkla işletmeyi büyütmek olduğundan, yeni taahhütlerle oraklık yapısını geliştiren bir işletme nihayetinde yeniden halka arzla, koyduğu başlangıç sermayesini geri alabilmekte ve yeni sektörlerde yeni yatırımlara yelken açabilmektedir. Bu şekilde, bir anlamda toplumsal hatta kamu mülkiyetiyle bir ara geçiş de kullanılabilmektedir.&lt;br /&gt;Liberal ekonomik düzen, uluslar arası ekonomik ilişkilerin tam bir serbestlik içinde işlemesini savunur. Liberal ekonomik düzende karşılıklı serbest ticaret sonucunda ülkelerin bundan kazançlı çıkacakları savunulur. Uluslar arası ticarette, serbestlik esas olmakla birlikte, henüz yeni gelişmekte olan sanayiin ve diğer sektörlerin belirli bir süre korunduğuna da rastlanmaktadır. Ancak, korumacılık bir iktisat politikası olarak hiçbir zaman serbest ticaret politikası yerine savunulmamalıdır. Korumacılık, dar bir ticari zihniyetten başka bir şey değildir. Buna, sağlık sektöründe en iyi örnek, ilaç ve biyomedikal cihaz piyasalarıdır (5) . Yeni çıkan ilaçlar ve cihazlar küresel dağıtım kapasitesine sahip aktörlerin fikri mülkiyetine girdiğinde, kısa bir süre için korunuyor olsa da bu koruma süreci içinde, bu yeni keşfi, yeni baştan yerel araştırmacılarla keşfedip piyasaya sürebilmek, hemen hemen imkansız gibidir. Teknoloji transferinde tercüme, okuma, anlama, temel deneyler, ve kabullenme süreçleri bile onlarca yıl alabilmektedir. Bu durumda, yeni teknolojinin, günümüzde korumacılığın en aza inmiş olduğu dış ticaret yoluyla toplumun beğeni ve kullanımına en kısa sürede sunulması ve kullanıcı kamuoyu oluştuktan ve koruma süresi dolduktan sonra, yerel üretim ağlarında süreçlendirilmesi gerekmektedir. Ör: Üç-boyutlu tele-tıp uygulamalarını ülkemizde sadece yeni yeni konuşabilmeye başladığımız günümüzde, CNN International ve SONY küresel izleyiciye teknolojiyi yayınlarında taşıma aşamasına ulaşmışlardır.&lt;br /&gt;Bu süreçte, uluslar arası işbirliği örgütlerinin sunduğu değişim ve hareketlilik burslarıyla genç araştırmacı liderleri geleceğin teknolojileriyle yerel toplumu tanıştırmak için etkinleştirmek gereklidir.&lt;br /&gt;Piyasa ekonomisi, karşılıklı çıkarların söz konusu olduğu bir ‘alış-veriş’ sonucunda, kendiliğinden oluşan bir düzendir. Uluslar arası ticarette, özellikle alternatif pazarlarda (ör: ECOWAS ülkeleri) peşin alış-veriş yapmak mümkün olmamaktadır. Bu boyutlarda, cari hesapta bir tür değiş-tokuşla, satacak teknolojik bir ürünü olmayan, gelişmekte olan toplumlardan, el sanatlarının yüksek fiyat karşılığında, teknolojik mallarla değiş tokuşuyla, küresel kalkınma eşitsizlikleri tamponlanmakta ve zenginler fakirlere kalkınma yardımında bulunmaktadırlar. Piyasa ekonomisinde, iktisadi etkinlik merkezi planlama ile değil, fiyat mekanizması aracılığıyla sağlanır.&lt;br /&gt;Serbest piyasa ekonomisinde, bireylerin çalışmaları, üretmeleri ve tüketmeleri için temel motivasyon, özel çıkar ve özel faydadır. Üreticinin, üretimde bulunması için temel motivasyon ‘kar’, tüketici için ‘fayda’dır. Bir üretici için, topluma en yararlı olan mal ve hizmeti üretmek temel gaye olmayabilir. Üretici için, birinci derecede önemli olan en fazla kar sağlayacak mal ve hizmeti üretmek ve satmaktır. Bir emekçi için, temel gaye, en yüksek ücret ve fayda sağlayacağı işte çalışmaktır. Buna en güzel örnek, Türkiye’de ve dünyada ‘basın kuruluşlarının’ vergi rekortmeni olmasıdır. En faydalı etkinlik, toplum düzenine, sosyal devletin yerleşmesine katkı sağlamaktır. Bu da en iyi şekilde, fikir zemininde, yazarak ve okuyarak izlenen pasifizmle mümkün olabilir. Eylemcilik çoğu zaman karşıt gurupların çatıştığı anarşiyi getirirken, pasif fiziksel üretim ve bireysel sağlık koruma, uzun ve kaliteli bir yaşam getirir. Günümüzde, en yüksek ücretleri, fikir işçileri almaktadır. Üstelik, ücretsiz olan eğitim ve herkesin alabileceği bir bilgisayar dışında hiçbir yatırım yapmadan. Eylemcilerse, fikir işçilerine malzeme olan kalabalıklar olmanın ötesine gidememektedirler. Liberal ekonomik düzende bu şekilde, kendi özel çıkarının peşinde koşan ekonomik insan, piyasa ekonomisinin itici güç ve dinamizmi olarak kabul edilir. Bireyin kendi çıkarını gözeten bir ekonomik insan olması, onun topluma faydalı olamayacağı anlamına gelmez. Çevresini güzelleştirmeye çalışan bir doğa bilinciyle yapacağı kişisel keşif ve icatlarla, görünmez bir el gibi topluma da fayda sağlar. Serbest piyasa ekonomisini; ‘çıkarcılık’, ‘bencillik’, ‘egoistlik’ temellerine dayalı bir iktisadi sistem olarak görmek doğru değildir. En büyük sermaye, yerküredir ve insanlığa aittir. Hiçbir özel girişimin yerkürenin tümüne sahip olması mümkün değildir çünkü ekonominin nihai hedefi sosyal hizmetlerle küresel eşitliğin sağlanmasıdır. Bunun için vergi sistemi konmuştur. Devletin tümüyle yok olması nasıl mümkün olamayacaksa, yüksek vergi verenler de daima daha saygın olacaklardır. Yüksek vergi verenler en azından istihdam fırsatları yaratarak, bütünün içinde birkaç kişi de olsa, işsizlerin zenginleşmesine yol açarak, yoksullukla mücadele etmekte, ekonomiyi canlandırmaktadırlar. Liberal ekonomik düzende ‘devletin ve ülkenin menfaati’ , ‘toplumun yararı’, ‘toplumun iyiliği ve refahı’ gibi kavramlar, özgür bireylerin özel yararlarıyla örtüşebilmekte, böylece, birinin işçisi ya da altı olarak emrinde çalışmak yerine, kendi kaderini, krediyle de olsa, kendi eline alan özgür girişimci, hem güç kazanmakta hem de kazandığını paylaşmaktadır.&lt;br /&gt;Liberal ekonomik düzen, bireyin başkalarına feda edilmesini savunan altruizm’e tamamen karşıdır. İnsanın, bireyin hakları, toplum, cemaat, ülke, millet, devlet, vatan gibi kollektif bütünler için canını ve malını feda etmesine dayanan jakobenizm, faşizm gibi aşırı akımlara karşıdır. Kimlik, insanlık toplumuyla bütünleşmiştir ve daha küçük ve ayrılıkçı gurupların sınırlı hedefleriyle girdikleri çatışmalardan uzak durmak gerekir. Belki de bu yüzden, hala ulus devletlerin hakim olduğu ve ulusal ya da cemaat çıkarlarına hatta bölgesel kültürel hegemonyalara dayanarak yeterince ilerleyememiş mevcut dünya düzenindeki çatışmalı ortamda liberallerin anlaşılamaması da bu yüzdendir. Özgürlükçü, ilerlemeci liberaller, insanlığın ortak geleceği için, ortak çıkarları adına birleşebilecekleri bir elektronik referandum demokrasisinde, temel ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli olacak kadar bağımsızlığa sahip olmak istemelidirler. Burada ulaşılabilecek fırsatlara yönelirken, bilgi ile donatılmamış fikirler bu ideale ulaşmada çelişkilerle karşılaşacaktır. Liberalizm bir fırsat toplumudur. Ancak fırsatları sadece çevresini tanıyabilecek  kadar akıllı, araştırmacı ve işbirlikçi girişimciler değerlendirebileceklerdir.&lt;br /&gt;Devlet, serbest piyasa ekonomisinde oyunun kurallarını belirleyen ve oyuna direk müdahale etmeyen, ancak gerektiğinde, sınırlı müdahalelerde bulunan bir konumdadır. Aslında örneğin, ilaç ve cihaz denetlemelerinde, ülkeler arasında mutlak bir paralellik sağlanmalı, bu örneğin EMEA (European Medicines Agency) ya da FDA’yı ve diğerlerini de kapsayacak bir üst Dünya Ticaret Örgütü alt komisyonunda belgelendirilebilecek bir tıbbi teknolojinin ayrıca ulusal ruhsat gerektirmeyeceği bir sisteme dönüşebilir. Şüphesiz, federal sistemin hakim olduğu, eyalet yasama meclislerinin bulunduğu Almanya, ABD gibi ülkelerde bile eyaletlere dahi yasamada belli bir özerklik tanınmaktadır Bu egemen uluslar için de geçerlidir. Böylece tıbbi ürün piyasalarında ne kadar korumacılık yapılabileceği de yeniden gözden geçirilmelidir. Burada diğer bir kavram kalitedir. Belki de kalitesiz ürünlerin tümüyle piyasadan çekilmesi gerekecektir. Bu asla tümüyle monopolizasyona sebep olmayacaktır. Ancak olsa olsa sermaye hareketlilikleri ve teknoloji transferini yukarıdan aşağıya hızlandıracaktır. Çünkü, mevcut batıyı yeni baştan keşfetmeye çalışırken korunanlar, gerçek gelişmişliğin kendilerine sunulmasını da geciktirmektedirler. Ancak şüphesiz giderek evrenselleşen ve tümüyle yok olamayacak bölgesellikler, rekabet hukuku kuralları içinde, oyunun kurallarını ihlal eden, haksız ve yıkıcı rekabete yol açan, bireyin ve toplumun ahlaki değer yargılarını zedeleyen faaliyetler cezalandırılacaktır. Örneğin; hiçbir toplumsal ve bireysel faydası olmayan gayri-ahlaki çocuk pornosunu üreten ve kullananların davranışlarında özgür bırakılmasından söz edilemez.&lt;br /&gt;Liberal sosyal düzende, insanların her alanda eşit olmasını öngören bir mutlak eşitlik doktrini reddedilir. Liberal sosyal düzende, insanların yasalar önünde eşit olması esasdır (6). Tüm insanların eşit gelire, servete ve mülkiyete sahip olmaları, sınırlı ekonomik kaynaklar ve rekabetçi sistemde zordur. Ancak, liberal sosyal düzen, toplam üretimden herkesin eşit pay almasını öngören denkleştirici adalet yaklaşımını da reddeder. Daha iyi ve daha akıllı olan daha ileriye gidecektir. Rekabetin aslı budur ve durağanlığı içermez.&lt;br /&gt;Özetle;&lt;br /&gt;Liberal sosyal düzen, prensip olarak, devlet müdahalesinin mümkün olduğunca azaldığı, piyasa adaletini savunur. Buna negatif adalet de denir. Pozitif adalet (dağıtımcı adalet) devletin toplumdaki eşitsizliği ve adaletsizliği bizzat düzeltmeye çalışmasıdır. Liberalizmde, sunulacak sosyal adalet, herkesin ulaşabileceği girişim fırsatlarının yaygınlaştırılmasına dayanmaktadır. Gerçekte, bu fırsatların maliyeti, iletişim toplumunda bilgiye eşittir. Zenginlerden alınacak verginin oranlarının yüksek tutulması gibi, uygulamalarsa, aşırı ve fonksiyonel devlet müdahalesine örnek oluşturarak, sosyal adalet adına, tembellerin ve cahillerin kayırılmasıyla, toplumdaki adaletsizliği daha da artırır. Gelirin, yeniden dağıtımı politikalarının adil olması için, sınırlı olması ve şeffaflık içinde uygulanması önem taşır. Rekabet ortamı ancak bu şekilde sağlanabilir.&lt;br /&gt;Tarihsel gelişimine bakılacak olursa, liberal politik felsefenin de alt gurupları vardır. Örneğin günümüzde neo-liberalizm olarak adlandırılan terim aslında liberalizmin yüzyılın başında şekillendiği İngiltere’de Margareth Thatcher döneminin ekonomik ve yapısal fırsat kaynaklarına yönelik yeni politikalarına karşılık gelmektedir. İngilizce kaynaklarda çok işlenmiş ve muhalifi İşçi Partisince eleştirilmiş olduğu için son yirmi yılın sağlık literatürüne de bu şekliyle girmiştir. Bir başka terim; liberal demokrat; Türkiye’nin küresel ekonomideki önemli temsilcilerinden Kemal derviş tarafından sosyal demokratla aynı anlamda kullanılmaktadır.Liberal teorinin tarihsel özeti başka kaynaklardan incelenebilinir. Ancak burada, sağlık ekonomisi ve liberal ekonominin nasıl tanımlandığını kısaca ortaya koymak gerekmektedir.&lt;br /&gt;Türk Sağlık siyasetinde neo-liberal adı verilen tercüme tanım gerçekte yukarıda da belirtildiği gibi, Thatcher’ın İşçi Partisindeki muhaliflerince ortaya atılmıştır (7) . Bu söylemi yeni yeni kavrayıp benimsemeye başlayan Türk Sendika kesimi, kavrama da yüksek sesle karşı çıkmaktadır. Burada, liberal sağlık politikaları yani özel girişim ve mülkiyet hakkı, sağlık hakkına bir tehdit olarak algılanmaktadır. Oysa sosyal devletin halka sunduğu sigorta ve emekli sandığı ya da günümüzdeki adıyla SGK pirim ödemeleri, özel sigorta maliyetleriyle kıyaslandığında hiç de az değildir. Her malın bir bedeli olduğuna itiraz edilemez, aksi halde para ve ekonomi sistemi tümüyle terk edilmeli, değiş tokuş ve boğaz okluğuna iş kavramlarına geri dönülmelidir. Çalışanlar aldıkları ücretlerle ihtiyaçlarını karşılarlar. Sosyal devlette dahi gelir dağılımında pozitif adaletten söz edilemez. İhtiyaçlar arasında sağlık da vardır. Çalışan ve çalışmayanların tüm sağlık giderlerini devletin karşıladığı bir düzende, bedavacılık alabildiğine uç noktaya erişmiş olacaktır. Bedavacılık başkalarının sırtından geçinmek anlamına gelir. Vergilerin herkes için ‘0’a inmesi imkansızdır. O halde tüm sağlık giderlerini devlet karşıladığında ağırlaştırılmış vergi yüküyle cezalandırılan zenginlerin sırtından, sağlık hizmetlerini bedava olduğundan gereksiz yere meşgul edecek olanlar haksız yere ödüllendirilmiş olacak ve bir çarpık durum ortaya çıkacaktır. Devlet, giderlerini karşılayabilmek için açık ekonomi sistemlerinde bile iç ve dış borçlanmayla gelirlere ihtiyaç duymaktadır. Aile bütçesinin gelirlerini yüksek tutabilmek için kadınların iş hayatına mutlak kazandırılması gereğini anlamayan geri zihniyet, zenginleri sömürerek, tembelliğin ödüllendirilmesini bekleyerek anlaşılmak istemektedir.&lt;br /&gt;Sağlıkta liberalizasyon sadece özelleştirme anlamına gelmemektedir. Fırsat eşitliği ve yasalar karşısında eşitlik anlamına gelmektedir. Eğitim, yüksek gelirin bir şartıysa, pek çok kurum ve kuruluş, eğitim fırsatlarını çoğaltmak için türlü burslar sunmaktadır. Yine de bu fırsatlardan yararlanmayı bilemeyenler ve bu fırsatların farkında olmayanlar çoğunluktadır. Bu değer aşınmasına ve ahlaki çöküntüye de yol açmakta ve eğitimsizlerin daha çok takdir edildiği lümpen kültürünü sağlık ortamlarında dahi (kısa dönemli kestirme eğitimlerle sağlık ordusuna katılanlarla) yaygınlaştırmaktadır.&lt;br /&gt;Bu tartışmayı çok daha uzatmak mümkünse de bu kısa yoruma burada bir nokta koyarak, gelebilecek karşıt yorumlara yanıt aramak daha yararlı olacaktır.&lt;br /&gt;O halde, tüm alanlarda olduğu gibi, sağlıkta da liberalizm veya dar anlamıyla neo-liberalizmden yarar çıkarabilmek için, başarıyı,aklı, araştırmayı ödüllendiren mevcut ve daha da geliştirilebilecek fırsatlar sistemimizin kamuoyuna yeniden ve yeniden anlatılması, açıklanması ve aktarılması gereklidir.&lt;br /&gt;İçinde bulunduğumuz küresel ortam, kullanabilenler için çeşitli fırsatların bolluğu içinde bir düş ülkesidir. Hergün binlerce iş, hibe ve kredi programı ilan edilmektedir (8). Yapılması gereken, girişimi başkalarından beklemek yerine, kendi bireysel sorumluluğunu üstlenerek ilk adımı atmaktır. Daha sonra siz fırsatları değil, fırsatlar sizi kovalayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Referanslar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Neoliberalizm"&gt;http://tr.wikipedia.org/wiki/Neoliberalizm&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.canaktan.org/yeni-trendler/global-gercek/liberal.htm"&gt;www.canaktan.org/yeni-trendler/global-gercek/liberal.htm&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Lucy Gilson and Nika Raphaely. The terrain of health policy analysis in low and middle income countries: a review of published literature 1994–2007. Health Policy Plan. 2008:23(5): 294–307.&lt;br /&gt;Irayda Jakušovaitė, Žilvinas Darulis, and Romualdas Žekas. Lithuanian health care in transitional state: ethical problems. BMC Public Health. 2005; 5: 117.&lt;br /&gt;Daniel R. Clark, Patrick J. McGrath, and Noni MacDonald. Health research funding: Members' of Parliament knowledge of and attitudes toward health research and funding. CMAJ. 2007:177(9): 1045–1051.&lt;br /&gt;Franςoise Barten, Diana Mitlin, Catherine Mulholland, Ana Hardoy, and Ruth Stern. Integrated Approaches to Address the Social Determinants of Health for Reducing Health Inequity. J Urban Health. 2007 :84(Suppl 1): 164–173.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=977"&gt;www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=977&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Augustine D Asante, Anthony B Zwi, and Maria T Ho. Getting by on credit: how district health managers in Ghana cope with the untimely release of funds. BMC Health Serv Res. 2006; 6: 105.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1269267340034267573-8569205072494861720?l=lespays.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lespays.blogspot.com/feeds/8569205072494861720/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1269267340034267573&amp;postID=8569205072494861720' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1269267340034267573/posts/default/8569205072494861720'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1269267340034267573/posts/default/8569205072494861720'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lespays.blogspot.com/2009/10/post-komunist-donem-avrupa.html' title='Post-Komünist Dönem Avrupa İntegrasyonun Eşiğinde, Sağlık Sistemlerinde Daha Çok Liberalleşmeden Neden Hala Korkuyoruz ?'/><author><name>Ayşegül Yarpuzlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13013720820540650753</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_gldEIxpaN6s/Syobw1kiNqI/AAAAAAAAAAM/LWaQEPQKNe4/S220/IMG00056-20091210-1454.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1269267340034267573.post-4684784598018239019</id><published>2007-07-27T00:33:00.000-07:00</published><updated>2007-07-27T00:35:29.305-07:00</updated><title type='text'>Education for Peace</title><content type='html'>Education for Peace and Proposed Practices for University-Community Interactions.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aysegul Akbay Yarpuzlu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara University, Faculty of Health Sciences, Ankara,Turkey&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Correspondance: yarpuzlu@medicine.ankara.edu.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The peace process is an intriguing issue through successful resolution of the world’s most intractable conflicts, and is usually challenged by reconciliations of conflicting claims of individual ethnonationalist communities.&lt;br /&gt;At the surveillance of the continuum, recognition is required for the centrality of education. Not only, conventional systematic education, but also adult learning attempts are required to be improved for enlightenment of assumptions about power of knowledge to dispel prejudice which runs alongside attempts to create a world of shared values, and a notion of postmodern acceptance of different cultures to accompany a peace process that builds upon reconstitution of a culture of ethnic distinctions.&lt;br /&gt;Through several peace aggreements, several political models have been proposed for sustainability of peace by means of educations. For example; in Northern Ireland, in order to create a political equilibrium between unionists and nationalists a consociational model of governance has reversed the direction of integrationist educational policies. According to Nolan*, whose reviews may serve as an intuition for the educational perspective of the Cypriot conflict, the difficulties of working as an educationalist in a deeply conflicted society has only partially to do with how one sets his ideological compass, but, there are just as much to do with the unintended consequences of one’s actions and the ways and media in which the loops of cause and effect can slip beyond one’s control.&lt;br /&gt;Here rises the question of how willing we would be to bend our rules for democratic rights to please minorities and what would be the just or ethical way of defining minorities who are seeking some rights by protests against the law of majority representation, orchestrated by majority leaders.&lt;br /&gt;Secondly, the familiar patterns of values for segments of society needs to be freely uncovered and shared equally.&lt;br /&gt;But are there mutual antagonisms that can be coaggregated by powerful magnets with supranational origin to initiate a supra-theological society without social class distinction? For this; projects as European Unification and democratic election of secretary of UN by global vote, are coming to stage as real-life solutions to promote extension of Federalist co-actions that will promote multiculturalism and cosmopolitanism.&lt;br /&gt;De-traditionalisation and modernisation may be a solution to resolving the solidifications of ethnonationalist blocs or crowding of alternative political and cultural formations may be a cornerpost for identity seekers. Environmentalism on the other hand has been a conclusion of tribal, linguistic and religious seperatism, putting forward the unity of earth and common humane post-modern ideals as space inhabitation to the light of shadowing terrorist identity seekers.&lt;br /&gt;The number of people living outside the country of birth or citizenship grew from 120 million in 1990 to approximately 190 million in 2000. However, the multiculturalism idol of US has failed in the 2000’s with ‘culture wars’ supported by patriotism and militancy. Even the European federalist wave had considerable patriotic reflections in Islam subidentified nationalist currents in the candidate country Turkey. It is surprising to see that; individual identities seem to dysrecognise the co-op and team-up strategies to consolidate. This puts an emphasis on further signification of education for peace and peace education.&lt;br /&gt;There is no doubt that communal seperation needs to be replaced by co-operation, however; the issue of discussions is to sustain communal autonomy or if not the model of governmental integration or equal participatory representation to implement tasks including peace education with containment.&lt;br /&gt;A commonly accepted method for achievement of this goal is communal identities for pluralism rather than negation of difference for a containment of right to exist and sustain in welfare. This will be maintained by education of mutual understanding and mutuality and unity of cultural heritage with positive reflections for the future; through cross-community contact. This may require an un-learning of the past and a discovery and endeavour to the positivities of the unknown non-self as an intellectual question or a skill. Probably, this will promise non-secterian communities, with acceptance of validity.&lt;br /&gt;The original ‘contact hypothesis’ of Allport** dates back to 1954 to solve racial conflicts in US so that the real-life paradigms and role-playing exercises must be re-communicated to teachers of citizenship in adult learning environments.&lt;br /&gt;Creating power-sharing coalitions has been a governmental solution in many democracies as a societal experience of living through contemporary history where disobedience is a learned mistrust activism, which is societally practised in a negativist segregational culture which is dysidentified by identity. Its roots depend all the way to corporal punishment, which reproduces itself by mediatic- mysculturation that must be replaced by all ways of supportive action or even with passivism if it seems to be the only outcome. Hippocrates’ oath as ‘ First do no harm’ is a quote that must be recognised by all humane servers.&lt;br /&gt;As a conclusion of this part; the clues for education for peace are;&lt;br /&gt;1. Readiness to share and give,&lt;br /&gt;2. Adaptivity to innovation and the unknown,&lt;br /&gt;3. Self-sustainability skills,&lt;br /&gt;4. Cognitive rather than emotional response,&lt;br /&gt;5. Thinking diverse alternatives in difficulty and difference,&lt;br /&gt;6. Respect and orientation for life, earth and future,&lt;br /&gt;7. Recapacitating and building bridges after extreme social events and systematic collapse in post-conflict reconstitution,&lt;br /&gt;8. Tourism, sports and environmentalism practice,&lt;br /&gt;9. Intergroup contact, forgiveness and emotional-verbal cross-group sharing of the ‘troubles’ and ‘cases’,&lt;br /&gt;10. Psychosocial institutional assistance,&lt;br /&gt;11. Escaping the circle of hate,&lt;br /&gt;12. Comprehension of complementary values,&lt;br /&gt;13. Practical equality rather than an opportunity for equality,&lt;br /&gt;14. Reviewing global practices for peace education concepts and principles,&lt;br /&gt;15. Learning cosmopolitan citizenship sooner or later as an experience,&lt;br /&gt;16. Civic engagement and cultural cross-fluency and&lt;br /&gt;17. Moral maturity for caring, peace and fullfillment.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;For this progress to be experienced, schools and universities as sources of knowledge must revalue their roles for ways and media of interacting and co-operating with the societies they serve not only by means of their alumni but as a mission of on-going priority.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;So here I want to share some experiences we gathered for University-community contact in our local endeavours in Ankara,Turkey.&lt;br /&gt;Besides discussing different problems in the light of science and producing solutions for these problems, sharing them with the society has significance as a function of the universities.&lt;br /&gt;According to the “teaching consensus” principle that is accepted during the Republic period in Turkey, “service to the society function” which is one of the three basic functions of the universities, is an important duty to be carried out in the way of providing modern and scientific education. In addition to being in the service of the society with education, instruction and scientific research data, universities have to be in interaction with the society in order to meet the life long educational needs of the people from every part of that society. For that, we participated in the “3rd Living Knowledge Conference” for creating a shared idea and reaching a consensus among the universities, too, and for discussing how to make use of the opportunities that our universities have.&lt;br /&gt;Hopefully, this book “Proceedings”, prepared as a conclusion of the conference, will accelerate our reaching the aim of including the “Practices of serving for society” course in firstly teacher training programs in European universities, and many other sub programs.&lt;br /&gt;In today’s world, education is considered not just a preparation for the life but also as a process lasting through the whole life and integrating with it. This modern consideration requires the education children/ youth and it requires the education and re-education of adults from every segment of the society as well. At the same time, the multi dimensional changing process caused by the globalisation affects the society in depth. As an obligatory result of informatics technology, skills, jobs and techniques are in the state of changing. The new ones emerge. Thus, individuals’ and large groups’ existing qualities begin to remain non-functional. Moreover, these changes increase the need of adaptability of the society.&lt;br /&gt;On the other hand, in the global geography, due to the fact that they have no access to the informatics technology, large groups of people remain far from information and jobs. This situation results in the societal outcast. Furthermore, in the countries which are recently accepted members and members for long of EU, the improvements that this adaptation period have brought to the agenda increase the educational needs of the children, adults, and all other segments of the society. It makes it apparent that there is a need of re-direction for a democratic change in issues like democracy, human rights, gender equality, and environmental problems. Non-governmental organizations, universities and democratic mass organizations carry out some researches in order to solve these problems. Academicians and students from universities must allocate separate time for cooperation with the society type of activities within a semester. All of us somehow have been a part of such activities in some parts of our lives. There are some projects called “The meeting of university and public” being carried out in Turkey as well. I guess each of us in this meeting-room can give examples of activities that we have taken part in as a part of the university staff. It can be a public education activity, a sports or a cultural organization, or it can be examples from radio- television broadcasts where we summarized our studies and shared them with the public.&lt;br /&gt;By sharing these good examples, we should discuss the issues like meeting the society’s educational needs which are always changing and varying, finding the problematic areas and priorities for using the information being produced in the universities for the society’s needs. Additionally, we should discuss on developing approaches, methods and techniques, how to use opportunities available in our faculties, and what kind of a cooperation and interaction will be created.&lt;br /&gt;Here, I want to study the activities of universities in public services in three main parts:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) contribution to education institutions&lt;br /&gt;2) contribution to societal life&lt;br /&gt;3) contribution to university life&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In this way, we will think over the universities’ function fulfilment potentials, sufficiency, difficulties, and problems of providing services to the society.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Contribution in education institutions&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A society’s being aware of its problems that result from its needs and its having the required conscious to find solutions for those problems are opening the gates of a powerful society. It is a known fact that societies’ capacity to find solutions, and countries that can produce effective and evolutionary solutions in any fields with this capacity can access to high welfare status.&lt;br /&gt;In addition to formal education arrangements, our universities should develop programs by being leaders and present new structures and approaches for serving the society in long-lasting education and life long lasting learning fields.&lt;br /&gt;It is the duty of the participants in this meeting to answer such questions in a pragmatics manner like what should be done, who should do this and how, and lastly how whether achievement is reached or not will be learnt. Education is the most effective tool to shape our world. It is a key both for an the improvement of an individual and the society as well. Education is a process that is shaped according to the answers given to questions like “what kind of a person?”, “what kind of a society?” and “what kind of a world?”. Universities have a significant role in the realization of this process from pre-school period to higher education period within the borders of universal education goals, scientific principles, universal values, modern and secular education perception. Universities educate those people who are going to be appointed to school and out of school institutions as teachers, administration, supervisors, and professionals of education.&lt;br /&gt;For example in Turkey, education system includes the followings in addition to higher education institutions:&lt;br /&gt;- Early childhood education, elementary education, general, vocational secondary education, private education schools&lt;br /&gt;- Education centres for adults such as; public education centres, vocational education centres, in-service education centres&lt;br /&gt;- Education provided fort he adults but institutions connected to central heads like Ministry of Health, Forest, Internal Affairs, Justice, municipalities, Armed Force, private foundations and non-governmental organizations.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;For the education system’s full and effective realization of its main mission as a key to the improvement of the individual and society, universities should have more responsibilities than just providing the needed pre-service education for the personnel of the institutions listed above. Universities are in such a situation that they can provide many contributions in many dimensions to the planning, practicing, evaluating, and many other functions of places like near educational institutions such as schools, adult education centres, and other institutions providing educational services. In this situation, societal contributions of universities in education can be done firstly;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- in human power dimension with in-service trainings of administrators and teachers,&lt;br /&gt;- in finding out educational needs, planning and program developing,&lt;br /&gt;- in training local leaders and improving environmental relationships,&lt;br /&gt;- if they can have valuable contributions in the dimensions of the programs that they directly practice and in modelling.&lt;br /&gt;The strong parts of the universities that will make it easy for them to have contributions in the educational institutions can be stated as;&lt;br /&gt;- a staff that is willing to be a part of voluntary actions, chasing the renewals in the world, has a wide experience and educational background,&lt;br /&gt;- competence in carrying research studies and surveys in different levels and topics,&lt;br /&gt;- research data base related to educational process,&lt;br /&gt;- existence of branches of educational institutions that are open to public such as&lt;br /&gt;continuous education centre, special education centre, guidance and counselling centre,&lt;br /&gt;- the potential of making use of local written and visual press and being able to effect them,&lt;br /&gt;- institutional opportunities provided by the universities such as physical and social environment, equipment and devices,&lt;br /&gt;- the impact of the acceleration that is achieved due to the fact that national and international developments increase the attention to the education and the impact of the profession, status and specialization that come from education,&lt;br /&gt;- the activities prepared and done by the student clubs at universities and the fact that these activities are shared with the environment&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Contribution in societal life&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Universities are such institutions which are expected to serve (beginning from their nearest neighbourhood) for the country in general and humanity in addition to its functions of fulfilling teaching and research duties. Universities have significant contributions in enriching the societal life. The effective realization of these functions significantly depends on the principles and techniques used by them while providing services.&lt;br /&gt;The basic principle that the universities should have while contributing to societal life is democratic attitude and being participant. Continuous long-lasting education should be given to every individual of the society by paying attention to individual differences so that these individuals can have skills and knowledge that today’s world requires. There should be an educational perspective that pays attention to individual differences, that is based on cooperation and willingness that encourages critical and creative thinking. Co-operations with those who are interested should be done in order to activate the basic sources of the society.&lt;br /&gt;In the borders if the principles stated above, faculties of education can have contributions in various fields for enriching the societal life. Education for females is one of those fields. Universities can contribute to societal life by providing education in areas like child caring methods, helping in having habits of healthy nutrition and protecting health. Suggestions on practices done for the people who have disadvantages in the society and suggestions for advancing the quality level of the services for them can be improved. So that, there can be a contribution in social integration. Studies can be intensified so that individuals can lead a happy and productive lives, especially so that they can find employment. The quality of life can be advanced by organizing cultural, artistic and sportive activities, by giving priority to education, by effectively using communication tools, by contributing to the establishment of democracy in the society and in the development of human rights.&lt;br /&gt;Strategies suggested to universities in this issue of activities that can be done for contribution to the social life:&lt;br /&gt;- to be ready, eager and volunteer as an institution for the function of serving for the society,&lt;br /&gt;- to cooperate with democratic organizations and non-governmental organizations,&lt;br /&gt;- to have arrangements in order to be able to reply to the educational needs requested by the non-governmental organizations&lt;br /&gt;- cooperating with public education centres and youth and society centres,&lt;br /&gt;- to contribute to such centres stated above to make them more functional&lt;br /&gt;- to open the physical opportunities of universities to the public&lt;br /&gt;- to accelerate the studies on seminars and courses of lectures by establishing and improving relationships with the Ministry of Education&lt;br /&gt;- to arrange such courses mentioned above&lt;br /&gt;- to initiate the social service within the institution by regarding the families of university students within the target group&lt;br /&gt;- to effectively benefit from opportunities provided by the internet, to contribute to setting new e-groups in various topics, to use such tools especially for being in contact with non-governmental organizations&lt;br /&gt;- to cooperate with local and general administrations and with the “natural” and bureaucratic leaders of the society&lt;br /&gt;- to organize activities for the university so that they can improve their leadership skills,&lt;br /&gt;- to establish “long-lasting learning centres” after determining social needs&lt;br /&gt;- to catch the chance of knowing the public, being aware of their needs, and integrating with them by arranging “public days”&lt;br /&gt;- to “gain” graduates as an extension of the function of serving for the society by encoring them to become organized and regarding these groups as force groups&lt;br /&gt;- to prepare, encourage and program the people and the braches (for example continuous education centres) within the faculty and university for activities&lt;br /&gt;- to constitute a ‘university channel” or a “The sound of Universities Radio” by the contributions of all education faculties&lt;br /&gt;- to ensure that university publications are being announced, sold and accessed&lt;br /&gt;- to offer various undergraduate courses (child care, human rights, social sensitiveness, voluntariness) for the university student as the potential parents of the future and as being the effective citizens no matter which field they come from&lt;br /&gt;- to guide the students to projects for social sensitiveness by offering credited courses&lt;br /&gt;- to make arrangements for our country by examining “the sample social service projects and programs’ in the world, and by finding samples from Turkey, to make an attempt to support and generalize such samples&lt;br /&gt;- to arrange programs on natural disasters by being in cooperation with the Ministry of Education&lt;br /&gt;- to open programs tat support career development of university students&lt;br /&gt;- to support the projects with guidance service done by the elementary and secondary students&lt;br /&gt;- to activate the department of communication and public relations at universities&lt;br /&gt;- to follow, guide and support the studies done on education in human rights, citizenship and democracy&lt;br /&gt;- to establish centres like “continuous education centre” within the structure of the universities, to provide services to the public through these centres&lt;br /&gt;- to arrange national companies in order to contribute to the solutions to the educational problems&lt;br /&gt;- to cooperate with non-governmental organizations, democratic organizations, public training centres etc. in order to make studies on educational topics&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Contribution to University Life&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;While both universities and its sub-branches are fulfilling their responsibilities in higher education institutions, at the same time they have the capacity and accumulation to contribute to various areas of university life.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A- Contributions to university as an institution&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- designing and evaluating education&lt;br /&gt;- the effectiveness of education practice branches&lt;br /&gt;- contribution to universities R&amp;D studies&lt;br /&gt;- studies of quality improving and strategic planning&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B- Contributions to academic personel&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- training of instructors&lt;br /&gt;- contribution to evaluation and assessment&lt;br /&gt;- socio- cultural activities&lt;br /&gt;- presenting directorship trainings&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C- Contribution to Administrative personnel&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- determining the educational needs of administrative personnel&lt;br /&gt;-increasing the performance by activities that improve the organizational interdependence and institution culture&lt;br /&gt;- contribution to candidates and promotional education&lt;br /&gt;- arranging social, cultural and sports activities&lt;br /&gt;- setting societal support funds&lt;br /&gt;- opportunities of making use of projects and funds&lt;br /&gt;- organizing in-service training programs for personal and vocational improvements&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;D- Contributions to University Students&lt;br /&gt;- having orientation for the students&lt;br /&gt;- making students become conscious&lt;br /&gt;- ensuring the participation to educational activities&lt;br /&gt;- social responsibility projects and out-of-lesson activities&lt;br /&gt;- ensuring the correct usage of the language&lt;br /&gt;- arranging student visits to faculties&lt;br /&gt;- ensuring the contribution among students from different universities&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;This report is a summary of the workshop “Eğitim Bilimleri Bakış Açısıyla Eğitim Fakülteleri ve Topluma Hizmet İşlevi” that was held by University of Ankara on 2-3 March 2006. It is a summary of the studies and suggestions of totally 115 participants; 27 Education Department deans, 24 dean assistants, 40 academicians, 8 students and 16 representatives of non-governmental and democratic group organizations. As a conclusion of the rapid changes in social, scientific, technological systems and applications, states of such societies should integrate educaitonal process which will answer the needs as the people ,problems, theories, values, terms, concepts, economical, cultural, and social facts with the conceptual and scientific method that is related to human attitudes and behaviours. We hope that this sharing of us will enlighten the new generations and you the representatives of global society.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1269267340034267573-4684784598018239019?l=lespays.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lespays.blogspot.com/feeds/4684784598018239019/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1269267340034267573&amp;postID=4684784598018239019' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1269267340034267573/posts/default/4684784598018239019'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1269267340034267573/posts/default/4684784598018239019'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lespays.blogspot.com/2007/07/education-for-peace.html' title='Education for Peace'/><author><name>Ayşegül Yarpuzlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13013720820540650753</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_gldEIxpaN6s/Syobw1kiNqI/AAAAAAAAAAM/LWaQEPQKNe4/S220/IMG00056-20091210-1454.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1269267340034267573.post-6575602886119671718</id><published>2007-07-27T00:25:00.000-07:00</published><updated>2007-07-27T00:27:37.244-07:00</updated><title type='text'>Islam and Evolution</title><content type='html'>A Declaration on Islam and Evolution with a&lt;br /&gt;Secular Perspective of Science and Health Education&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aysegul A. Yarpuzlu, MD, MS, MSp&lt;br /&gt;Associate Professor of Health Education and Biotechnology&lt;br /&gt;Ankara University, Ankara, Turkey&lt;br /&gt;&lt;a href="mailto:akbay@dialup.ankara.edu.tr"&gt;akbay@dialup.ankara.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SUMMARY&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Since the theory of evolution had become known in the late 19th century, it had to face religiously motivated opposition in the Islamic World. However, most religious scholars did not pay much attention to the struggle against this theory. They say that evolution is consistent with religious doctrine and complements rather than conflicts with religion. In this article, we will review the reaction towards the evolution thought in the Islamic World and present, discuss and criticise the undertakings which are mostly in parallelism with the Judeo-Christian tradition.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keywords: Evolution, Islam, Education, Creationism, Secularism&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Science is a way of understanding the world. Science, according to some authors; may not prove things absolutely as all scientific ideas are open to revision in the light of new evidence. The process of science, therefore; involves making educated guesses ( hypotheses) that are then rigorously and repeatedly tested.&lt;br /&gt;Natural selection is the cornerstone of Darwin’s theory of evolution and adaptations are the traits that allow organisms to survive the selection process.&lt;br /&gt;To understand the evolution of Charles Darwin’s evolution theory; Darwin’s age, his lifetime of research, his writings and the thinkers who influenced him in the social and political world must be explored.&lt;br /&gt;However; for many people of various faiths, support for the scientific theory of evolution has not supplanted their religious belief. Anyhow, throughout the modern Judeo-Christian tradition leaders have asserted that evolutionary science offers a valid perspective on the natural world.&lt;br /&gt;They say that evolution is consistent with religious doctrine and complements rather than conflicts with religion.&lt;br /&gt;Since the theory of evolution had become known in the Islamic World in the late 19th century, it had to face religiously motivated opposition in the Islamic World. However, most religious scholars did not pay much attention to the struggle against this theory.&lt;br /&gt;In this article, we will review the reaction towards the evolution thought in the Islamic World and present, discuss and criticise the undertakings.&lt;br /&gt;In the 21st century; age of scientific discoveries and community based applications, most of the learned readers will agree to update their information resources from the internet. Search of academic databases serves to reach academic knowledge but pre-graduate endeavours usually meet internet heroes of knowledge. Resources on Islam and Evolution volume a review of contemporary perspectivists for and against the theory of evolution. It is beyond the scope of this article to critique all referenced Islamic thinkers and scholars one by one but briefly and usually the echool divides into two, namely the creationists and the secularists sometimes supported by paralel political thinkers from the European Parliament from Christian Democrat/Socialist debate intrigued by Greens and Liberals.&lt;br /&gt;What the Islamic creationists are defending as their Judeo-Christian counterparts is religiosity and morality, some fundamentalists among them even allegating Judeo-Christianism as a source of evolution hypothesis being blamed for being a source of conflict among religions and a cause for kindling terrorism.&lt;br /&gt;It is observable that; the creationists are usually either independent wonderers or scholars who are specialized in religious studies backgrounds thus unfortunately very shallow and insufficient in scientific verbalism. Thus, it is easily observable that they are inclined in their constraint to discuss the scientific theory of evolution in religious thematism. And recently, the ‘intelligent design’ hypothesis is suggested to replace the ‘creationist’ thought in the scientific world even though they are somewhat both incomplete but partially complementary.&lt;br /&gt;Evolution; as a broad, well-tested description of how Earth’s present day life forms arose from ‘ common ancestors’ reaching back to the simplest one-celled organism almost 4 billion years ago. Thus it helps to explain both the similarities and the differences in the enormous number of living organisms we see around us. Evolution occurs in populations when heritable changes are passed from one generation to the next. It must be noted that in certain ayet’s of Kur-an there are references to ejaculate, ova and fertilization as a source of life and heritage. Genetic variation, whether through random mutations or gene shuffling that occurs during sexual reproduction sets stage for evolutionary change. The theory of evolution as well as the stories of creation are being taught side by side in biology and religion classes in the primary and secondary education systems in most Islamic countries, as long as evolution and creation are made perceive by the teachers to the students as complementary rather than a source of conflict and debate in itself, dogmatism both in terms of DNA’ism or Allah/God’ism will be avoided as both rely on theorism in the absence of a better studied theory of how life started in the universe. Probably it even intrigues with literary verbalism of universalism in the pre-university period high school youth. What is accepted by the majority followers of evolution theory is the fact that; change; is driven by forces such as natural selection, in which organisms with advantageaous traits are beter enabled to survive and pass their genes on the future generations as in the evolution of thought, the more socially acceptable ‘normative’ thoughts will survive in the ‘living memory’ of humanity longer.&lt;br /&gt;Ultimately; evolution theory in wherever on earth being learned and thaught explains both ‘small-scale’ changes within populations and ‘large-scale’ changes in which species diverge from a common ancestor over many generations making some recall its timeliness with history of industrial revolution, economy perspectives and inheritance of goods between generations in families with ownership of items.&lt;br /&gt;Starting from the early understandings in a young mind learning evolution in its simple genetical-biological description, it may be necessary to extend the evolution debate to socio-economico-engineering perspective if everyting is allowed to be discussed in classrooms even to let a confusion of science and creationism with the less learned perspectives of ultimate fundamentalists.&lt;br /&gt;Communities in our modern or even post-modern-times with ownership of high-tech industrial capacity including war-weapons if ever let to be governed in vengeance, may dominate over less developed communities of the global village which may be unavoidable for the sake of overall global progress purpose in itself, if progress itself is blocked by the illiterate. However, the; development sustainability programs usually support the unificatory supplementation and aiding of -may be called- ‘more recessive’ less developed poor ( econo-cultural genetically or environmentally challenged) communities with the deep ecology perspective which acknowledges the religious dependency and culturality of these populations. So, my contemporary social perspective of the evolution theory would rather be mutually inclusive of the subtheories of creationism and secularism to avoid a non-productive debate. Many Moslim secularists actually do not marginalize the belief in the existence of Allah with the same notion.&lt;br /&gt;However if one of the borders would be to be preferred, the shortcoming of the creationism theory may be described with the fact that it sets itself apart from the facts of sexual reproduction by being extreme moralist and with the big-bang theory by discriminating faiths in some occasions and not commenting that the learning of a big-bang is the notion of illegalism, guns and terror and the spontaneous organisation which may be summarised as democracy and governance notion to the intelligent design theory reminding monarchy, monotheism and possible dominance in governing style…&lt;br /&gt;So, if it is perceivable by a school-child that some organisms increase in number by sexual reproduction, it is arguable that the romantic illusion that not the sperm and ovum of our parents but a god has created our individualism may cause a sick and detached schizophrenic perception of reality in the adolescence years of social mating and family establishment. Here it should be reminded that Islamic religious officers as opposed to some Judeo-Christian faith priests are allowed to get married.&lt;br /&gt;However, the creation of the first one-celled organism billions of years ago is suggested by some creationism followers as an evidence of existence of God as there should be a first created on our living universe, however the biochemistry textbooks start with the well accepted thesis of chemical and physical evolution which finally give rise by spontaneous recovery/organisation to the evolution of the first membrane bound cell. In fact; if one assembles a set of chemical elements and molecules present in our living bodies naturally in a closed box and sparkles a firestone within the box for a long while, the elements organise into more complex molecules by intrusion of energy derived from the sparkle driving the physio-chemical synthesis reaction. This experiment can be performed by any student to observe the big-bang fact.&lt;br /&gt;Some creationists still diverge from physio-chemical evolution theory to religiosity by asking who created the first elements and who created the initial energy? Here comes the partially unifying theory of intelligent design. But who created the creator?&lt;br /&gt;The intelligent design (ID) theory consists of two hypothetical claims about the history of the universe and of life. First; that some structures and processes in nature are ‘ irreducibly complex’ and could not have originated through small changes over long periods of time, which is opposed by physio-chemical experiments described in the sparkling fire experiment in the above lines which is never performed in schools with a social classes curriculum concentration, bringing up the major differences in verbalism between social scientists and natural scientists. The second description of  ID is that some structures or processes in nature are expressions of ‘ complex specified information’ that can only be the product of an intelligent agent. However; anyone who is given the priority and privilege to learn to analyze a set of information and the knowledge of systematification of the given form of knowledge should be able to categorize, classify and organize the information into a complex  but ultimately reducible system of interactions. And this complex but comprehensible system of self-interactions in its uniquness should be within the limits of predeterminations of its expected behaviour within a predetermined environment. So the aim of science is to determine the independent and dependent variables of reality to be able to control future in a positive way. This right can not be delegated to an unknown and undescribable outsider with uncontrollable intentions as described in the holy titles.&lt;br /&gt;Thus, socially biased science arises the question who is the intelligent designer it/he/herself- if there is one who created or exerts control over the universe in universally describable terms?&lt;br /&gt;Is it a or a community of space inhabitants coming from other universes, if so what is the most achievable means of reaching them? Is it a form of energy- eg. light, sun or particulate matter or is it stilll physically unobservable within humane perceptive capacity, and if so how can it be detected?&lt;br /&gt;However, The ID theory is suggested to be based on religion and not science and the ID theory is nothing less than the progeny of creationism. Whether there is an intelligent designer is still a matter of religious faith not a scientifically testable question.&lt;br /&gt;It has been observed that teaching non-scientific views in the science classes reduces the enthusiasm of students for science, secondly, it is unfair to present students with only one religious faith’s viewpoint and not all others. And it would be unreasonable to ask teachers of science to try to teach religion in science classes thus attempts to explain the formation of life in the universe by creationism is hopeless.&lt;br /&gt;However one has to have a complementary openness to faith followers in secularism as long as their segregated faith does not become influential on state matters and a general tolerance to followers need not be deprived from them as long as faith is bounded within the limits of personal identity as there are still gaps in each of us’s understandings and descriptions of evolution and evolution concept even though we all acknowledge its medical applications are gaining more acceptance as soon as the concept is better understood by the lay public.&lt;br /&gt;To finish this article, the problem of Islamic creationist look at the scientific theory of Evolution does not differ much from the non-centennial partially science ignorant look of Judeo-Christian faith fundamentalists to the issue.&lt;br /&gt;Human race have achieved to discover space, invent satellites and communicate via the internet not to undermine animal cloning success and genetic revolution.&lt;br /&gt;With more self-confidence and better investigation of our living world there should be no doubt that humanity will be the only denominator of matter with respect in self and others.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Further Readings:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://wwwuser.gwdg.de/~mriexin/EvolutionIslam.html"&gt;http://wwwuser.gwdg.de/~mriexin/EvolutionIslam.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.aaas.org/news/press_room/evolution/"&gt;http://www.aaas.org/news/press_room/evolution/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.gnome.org/projects/evolution/"&gt;http://www.gnome.org/projects/evolution/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.pbs.org/wgbh/evolution/"&gt;http://www.pbs.org/wgbh/evolution/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://evolution.berkeley.edu/"&gt;http://evolution.berkeley.edu/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://lifesciences.asu.edu/evolution/"&gt;http://lifesciences.asu.edu/evolution/&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1269267340034267573-6575602886119671718?l=lespays.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lespays.blogspot.com/feeds/6575602886119671718/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1269267340034267573&amp;postID=6575602886119671718' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1269267340034267573/posts/default/6575602886119671718'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1269267340034267573/posts/default/6575602886119671718'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lespays.blogspot.com/2007/07/islam-and-evolution.html' title='Islam and Evolution'/><author><name>Ayşegül Yarpuzlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13013720820540650753</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_gldEIxpaN6s/Syobw1kiNqI/AAAAAAAAAAM/LWaQEPQKNe4/S220/IMG00056-20091210-1454.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
